Tarihten günümüze arınmışlar kökleri ve Hiristiyanlık yalanları.

19.02.2013 22:16

 

 


Arı,aryan sözcüğünü derinlemesine incelemeden önce dilsel bir kaç örnek, konumuzu daha anlaşılır olmasını sağlayacak, düşünce ufkumuzu genişletecektir.
Son 20 senedir özellikle Fransızca sözcüklerin bilinçlice azar azar sokuşturulmasıyla dilimiz iyice kirletildi.
Alıntılanan bu sözcükler, futbol müsabakalarında saçma sapan yorumlar yapan, çok bilmiş sunucuların rakip taraflardan birisinin kazanmak için maçı zorlamalarını maçı "force" ediyorlar yada vücut vücuda, beden bedene anlamına gelen "kor a kor"(corps a cops) gibi Fransızca sözcükler kullanıyorlar.
Dilimizde zorlama anlamında giren forse (force) sözcüğü Fransızcada "Kuvvet","Güç" fiili olarak değişik anlamlarla kullanılmakta.
Fransızcadan araklanmış bu tür sözcüklerin anlamlarını bilmeden olur olmaz yerde cahilce kullanan çok bilmiş yorumcuların rezilliklerini anlatma konumuz olmadığı için ayrıntılarına girmiyoruz.

Örneğin:
Forces speciales/ özel güçler.
Ne me "force" pas mes limites/ sınırlarımı zorlama.
Renforce le mur/ duvarı güçlendirme.
Renforce le systeme/ sistemi(düzeni) iyice yerleştirme.

Dilimize örf anane anlamında giren kültür(culture) sözcüğünde de buna benzer anlamları görmekteyiz.

Örneğin:
Culture/ örf, anane, adet.
Agri"culture"/ Tarım.
je fait le culture des haricots/ fasulye tarımı yapıyorum 
il n'est pas cultiver/ O insan görgüsüz.
je cultive des pommier/ elma ağacı yetiştiriyorum.

Yukarda verdiğim örneklerden gördüğümüz, başka dillerden sözcükler alabilirsiniz, bunu dilinizde yoğun olarakta kullana bilirsiniz lakin o sözcükleri aldığınız dildeki anlamlar ve ruhuyla asla kullanamazsınız.
Çünkü bu sözcükler alıntılanan millete ait ruhun ürünleridir, o sözcükleri en iyi o ruhu taşıyan insanlar tam manasıyla iliklerine kadar yaşayarak anlayabilerler.
Bir ulusun dilini yabancı dillerden alınmış sözcükleri sokuşturarak o ulusun dilini kirletmek, o milletin ruhunu öldürmektir.
Fransa, Almanya, Ingiltere gibi ülkeler dillerini yabancı sözcüklerden temizlerken, Türkiyede ise devlet teşfikiyle Türkçe katlediliyor.
Cumhurbaskanının gururla aldığı, yabancı sözcüklerin eklendiği yeni Türkçe sözlük aslında Türkçenin ve Türkün idam fermanıdır.

300 seneye yakın araştırma yapılmasına rağmen arı,ayran sözcüğünü anlam olarak sadece Hintlilerde seçilmişler, seçkinler anlamında olduğu söylenen aryos sözcüğünde bulabilmişlerdi batılı tarihçi, arastırmacı ve dil bilimcileri.
Eski Türkçedeki Arıg sözcüğünün anlamı, ruhsal ve manevi olarak “temiz” anlamına geliyordu.
Manevi anlamların ifadesi olan nedir bu " Arıg" sözünün kökeni ?
Nasıl  "Arıg "  olunuyordu ?

Suyla taktis gök Tengri inancını taşıyan ön Türklerin önemli bir töreniydi.
Buna, Tengri inancına girme töreni denilirdi.
Eski Altay'lılar yeni doğmuş bir bebeği buzlu su dolu tekneye batırıp çıkarırlardı.
Yeni doğan bebe, sonsuz mavilik anlamına gelen gök Tengrinin dünyasına bu şekilde girerdi.
Altaylarda bu uygulamaya "kutsal arınma törenine geçen insanlar" deniliyordu.
Çincede bile "sağlıklı" "sağlam" anlamına gelen  "Türk" sözü bu uygulamadan gelmektedir
Suyla vaftiz hiristiyanlıktan binlerce yıl önce Altaylarda bedensel ve ruhi/manevi temizliğin ifadesi olarak yapılmaktaydı.
Islamiyette ibadetlerden önce alınan abdest, cinsel ilişkiden sonra alınan gusül abdestide hem beden, hemde ruhi ve manevi  temizliği ifade eder.
Islamiyet öncesi suyun kıt olduğu bir bölgede Arabistan putperestleri ibadetlerini ruhi ve manevi temizlik manasına gelen arınmaylamı
yapıyorlardı ?
Tabiki hayır, böyle bir bilgi ve iddia hiç bir zaman olmamıştır.
Üstelik 15-20 kadınla evlenen o dönem Araplarının gusül abdesti aldıkları iddia edilse bile, bu hangi mantıkla açıklanabilinirki !!!
Bu kadar cinsellik düşkünü, kadınları cinsel araç olarak kullanan bir topluluğun ruhen, manevi temizlik ifadesi olan arınmayı uyguladıkları iddiasında bulunmak saçmalıktır.
Türklerde ise tek eşlilik esastı, kadın içtimai hayatın ve devlet yönetimi içinde yer almaktaydı.
Tengri inancına göre, "Han ile Hatun" gök ile yerin evlatlarıdır.
Kadın burada yedinci kat göktedir.
Orhun abidelerinde, Bilgekağan "Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, banularım..." hitabıyla kusursuz güzellik anlamına gelen, kendine yakın kadınların isimlerini söyleyerek yazıtlarda söze başlamıştır.
Yakutlar'da "Ak oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmişti.
Tengri inancında 40 bin sene önesine dayanan derin köklerde Tanrı'nın insanları bir ana gibi koruyup kollamasından ve bir ana gibi sevgi ve şefkatli olmasından dolayı, Türkler Tengri'yi kadın olarak tasfir etmişlerdi.
Kadının Tanrı gibi yücetildiği bir gelenekten gelen Türk inanç ve örfünde kadın tarih boyunca saygın bir yer edinmiştir.
Insancıl olmayan, bencillik ve şeytanı cinsel dürtülerini tatmin etmek için 15-20 kadınla evlenen, Kız evladın doğmasının utanç kaynağı olmasından dolayı bir kısım bebeleri diri diri gömen bir topluluğun ruhsal ve manevi temizleme anlamına gelen suyla arınma uygulama yapan gelenekten gelmeleri mümkün değildir.
Bu nedendirki ibadet öncesi ruhsal ve manevi temizlenme uygulaması olan abdest ve cinsel ilişkiden sonra manevi kirlenmenin giderilmesi için yapılan gusül eylemi eski putperest araplarda yoktu. Bu manevi temizlenme uygulaması binlerce yıldan beri, tek Tanrı betimlenmesi olan, isminede sonsuz mavilik anlamına gelen An/Anu isimleri verilen Tengri inancında  Arıg ismiyle uygulanmaktaydı.
Tengri inancında bu eylem ırksal değil inançsal bir kuraldı. Gök Tengri inancına girmek isteyen başka kavimden herhangi erişkin bir insanada bu adet uygulanırdı.
Gök Tengri inancına girmeden önce, girecek olan insan bedenen ve ruhen bir temizliğe tabi tutuluyordu.
Suyla vaftizi başka kavimlere ve inanca bağlamak imkansızdır. Avrupaya ve anadoluya gelen Tengri inancında olan kıpçaklardan sonra başlamış bir uygulamadır.
Bunu hiristiyan tarihçiler bile gizlemiyorlar, çünkü hiristiyan dünyasındaki vatfiz havuzlari kıpçakların hiristiyan dünyasına girmelerinden sonra görülmeye başlamıştır.
Eski Türkçede bu denli anlamları olan " Arıg" sözcüğünden türetilmiş Türkçe
"AR" sözcüğünün çok derin anlamları vardır.
"AR", "ARI DURU": temiz, lekesiz, sade, anlamlarına gelmektedir.
"ARlanmaz": pişkin ,lakayıt, yalancı, kişilerin iflah olamayacağı anlamına gelmektedir.
Bu sözcüklerin anlamları sadece bunlarla sınırlı değildir, "AR'lanmaz" sözcüğü kirli kişinin manevi anlamda ruhunun temizlenememesi anlamınada gelmektedir.
"AR'sız", ruhen manevi temizliğini kaybetmiş, Utanma duygusundan yoksun riyakar kişiler içinde, "AR damarı çatlamış" deriz.
Bu tanımlama manevi değerlerini kaybetmiş olmaktan utanmayan, maneviyeti kirli kişiler için kullanılan bir söylemdir.
"AR" namustur, namussuz kişi ise hilebaz, dolandırıcıdır. Namussuzluk  sadece cinsellik anlamında kullanılmaz, namussuz; samimi olmayan çıkarı için her kirli yolları kullanan kişiler içinde kullanılır.
Kısacası manevi ve insani olgularını kaybeden kişi "AR"ını namusunu kaybemiş kişidir.
Manevi ve insani olgularını kaybeden kişiye eskiden toplum içinde iyi gözle bakılmazdı, "AR"dan yoksun düşkünler olarak görülürdü.
Manevi olarak kirlenmiş "AR'sız" kişi Tengri inancında olan Türklerde ve bu inançsal geleneklerini terketmeyen Alevilerde düşkün ilan edilirdi.
Bu yola, bu inanca ihanet ettiği için bu tür kişilerle samimi iliskiye girilmezdi.
Geri tekrar yola girmesi için günahlarından "AR'ınması" gekekir.
Hem ruhen, hem bedenen manevi temizliğin ifadesi olan Ar ile ilgili şu ata sözündeki derin manaya bakın.
"AR" kadar eri olanın, dağ kadar yeri olur...

Eski Türkçe " Arıg" sözcüğünden türemiş, ruhsal ve manevi temizliği ifade eden bu denli zengin olguları barındıran tanımlamaları başka dillerde bu denli anlamları bulmak imkansız gibidir.
Nasıl olurda maneviyatla ilgili ruhsal ve bedensel temizliği ifade eden,
bu temizlenmeyle ilgili adetlerin yapıldığı Altay kökenli Tengri inancı ürünü eski Türkçe kökenli "Arıg" den türemiş olan "AR" "AR'lılar batılıların söylemiyle "Aryanlar" olarak Hint-avrupa kökenli dil konuşan üst insanlar olabiliyorlar !!!
Keza böyle üstün bir ırkın olmadığını, bunun avrupa kraliyet ailelerinin kendilerini üstün göstermek için uydurdukları bir söylem olduğunu delilleriyle "Aryanizm, ırkçılık ve tarihi kökleri" isimli yazımızda yazdık.

Gök Tengri inancı değişik kavimlerin inançlarınıda şekillendiren kaynak olmuştu. Değişik kavimden insanların bu inanca girdiklerini tarih sayfalarında görmekteyiz. Hiristiyanlık öncesi avrupa inançlarında Anna isimli tanrıçanın olması ve kuzey Fransanın Bretegne ve Büyük Britanya tanımlamasının Sümeri Barat Anna isimli Tengri'nin pirinin isminden türetilmiş olması, Tengri inancının diğer inançsal örf ve adetleride oluşturduğunun göstergesidir.
sonuç olarak "Aryan" sözcüğü orta asyada varolmuş Tengri inancında olan insanların inançsal anlamda ruhsal temizlenme uygulamasıdır. Bu inanç diğer kavimlerin mensup olduğu insanlarıda "AR"layarak içine almış olabilir.
Lakin ırksal olarak aryanları yani temizlenmiş kisiler anlamına gelen Arlıları Hint-Avrupa dilini konuşan insanlara indirgemek imkansızdır.
Çünkü manevi temizlik anlamına gelen bu sözcük Türkçe kökenlidir ve hala günümüz Türkçesinde yoğun olarak kullanılmaktadır. Yeryüzünün ve sonsuz maviliğin tek hakimi gök Tengri inancına girmeden önce ruhen, bedenen temizlenme ifadesidir bu uygulama.
Bu tespitleri göz önünde bulundurur isek aryan olarak niteleyeceğimiz kişileri tarihte Gök tengri inancini taşımış olan insanlar diyebiliriz.
Lakin bu inançsal bir olgudur, ırksal değildir.
Her kavimden insanın  Tengri inancına arınmayla girmiş olmasından dolayı aryanlar olarak bir millet nitelenmesi hem doğru, hemde mümkün değildir.
Bu tür tanımlamayla  kendilerini ifade eden tarihte bir millette yoktur.
Tengri inancının oluşturduğu Türk ulusuna bile ırksal üstünlük ifadesi olan aryanlar denmesi bile doğru değildir.
Tengri inancında doğadaki her nesnede Tengri'nin yarattığı ruhlar vardır ve her nesneye ve o ruha saygı gösterilmelidir.
Bu gibi nedenlerden dolayı Tengri inancında üst ırk anlayışı yoktur.
Sadece Tengri'nin elinden neslini devam ettirebilmek için  Abıyaşam suyunu alan Atapan'ın nesline inançsal sinsile olarak seçkin diyebiliriz.
Inançsal olarak çok şey ifade eden ruhen temizlenme anlamına gelen "Arig", arınma anlayışı Tengri inancından köklerini alan Turani kavimlerde izleri vardır. Avrupalı bazı bilim adamları Tengri inancında ruhsal temizlik olgusu olan arlanmayı ifade eden bu tanımlamayı basite indirgeyerek, geçerli deliller göstermeden, sadece kendilerini soylu göstermek ve üst ırk olduklarını vurgulamak için milliyetci duygularının esiri olmuşlardır.
Bu tür görüşlerin tarihsel hiç bir dayanağı yoktur.

ilk hiristiyanlık dönemi tarihinde sapkın hiristiyan mezhebi olduğu iddia edilen Ariusçülerden söz edilir.
Batı avrupa dillerinde "ı" sesinin olmamasından dolayı bu sözcük yazılırken "i" harfiyle yazılır.
 "Arı"üs tanımlaması, Türkçede lekesiz saf temizlik anlamına gelen ARI , eski Türkçede Arıg sözünün arkasına "üs" harfleri eklenerek latince bir sözcüğe dönüştürülmüştür. Lakin ne kadar zorlanılırsa zorlanılsın " ARI" sözcüğünün Hint-avrupa dillerinde kök anlamlarını veren karşılıkları yoktur.
Sapkın hiristiyanlık mezhebi olduğu iddia edilen Arıüs'çülerin hiristiyanlıkla fazla bir ilgileride yoktu.
Bu insanlar gök Tengri inancında olduğu gibi tek yaratıcı bir tanrıya ve hiç bir insanın tanrı vasıfları olamayacağına inanıyorlardı. Günümüz katolik ve ortodoks hiristiyanlığının omurgasını teşkil eden olguların hiç biri bu insanlarda yoktu, inanmıyorlardıda.
Ne telsise, ne Isa'nın tanrısallığına, nede ilahlaştırılmış azizlere inanıyorlardı.
Hiristiyanlığın hiç bir olgusuna inanmayan bu insanları hiristiyanmış gibi göstermenin mantığıda yoktur.
Tarihte hiristiyanlık inancının mabedi olan kiliseler 4'cü yüzyılda yapılmaya baslanmıştı.
O dönem  Hiristiyanların mabetleri yahudi sinagogları ve bu sinangoglara benzer yerlerdi.
Son dönemde Ürdünde 2000 yıllık kilise kalıntıları bulunduğu haberleri ise gerçeği hiç yansıtmıyor.
Bu kalıntıları kilise yapabilmek için Isa'nın  olmayan, şimdiye kadar kim oldukları dahi bilinmeyen 70 takipcisi öyküsünü yayıyorlar. Sonrada Isa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Ürdüne sığınan bu 70 kişi bu kiliseyi inşa ettiler diyorlar !!!
Ilk kilise olduğu iddia edilen bu yerin girişinde Yunanca yazılmış yazıt ve mozaiklerin olması buranın kilise olmadığını gösteriyordu.
Isa'nın ölümünden 230 yıl sonra yapıldığı anlaşılan kalıntılar, bu dönemde yapılmış kilise kalıntılarıda değildi.
Esas ilginç olan Ürdün devletinin turizmi canlandırmamak ve batılı turistleri Ürdüne çekebilmek için buna benzer söylemlerle yirmiye yakın eski dönem kalıntılarınada ilk kiliseler olduğu iddiasında bulunmuştu. Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek bu fırsatı kaçırmayan hiristiyan dünyası reklam amaçlı uydurulmuş bu söylemleri tarihi gerçeklermiş gibi
kullanmaya başladı !!!

Arıüsçüler haçı kullanırkan o dönemin hiristiyanları haçı kullanmıyordu.
Arıüsçülerle hiristiyanlığın ortak noktaları yok denecek kadar azdır.
Haç ise hiristiyanlığın simgesi değildir. Bu simge Altaylarda, Anu'da ve eski Mısırda da kullanılıyordu.
Türkmenistan, karakum, Anu'da bulunan kent kalıntılarında bulunan inanç önderi kağanların taşıdıkları haç damgalarının olması, Tengri inancında olan toplulukların hiristiyanlıktan en az 3/4 bin yıl önce bu simgeyi kullandıklarını gösteriyordu.
Anu uygarlığına ait simgelerin görüntüleri sitemizin "Anu,karakum Göksuri uygarlığı" ile ilgili resim görselinde bulunmaktadır.
Haç simgesinin kullanılış tarihi Tengri inancında 10 binlerce yıl öncesine dayanır.
Eski Mısırda, güneş kültü tanrısı Horüs tarafından kullanılan haç simgesi ise karakumdan göç eden sümerlerin Uruk hakanı Dumuziden eski Mısırlılara geçmişti.
Eski Mısırda en büyük güneş kültü tanrısı Horüs ile ilgili yazıtlarda Horüs'ün "Bethanu"( anlamı,Anu'nun evi)ni ziyaret ettiği bilgisi bile başlı başına Tengri inancı olgularının Mısır güneş kültü inancınada kaynak oluşturduğunun ispatıdır.
Eski Mısırlılar Türklerin ön ataları Sümerlerden aldıkları haç
simgesini, eski pagan güneş kültü sembolü olarak tanrılaştırdıkları Horüs'ün tekrar dirilişinde gökyüzü imgesi olarak kullanmışlardı.
Hiristiyan mabetleri olarak 4'cü yüzyılda inşa edilen kiliseler haçı bu tarihten sonra kullanmaya baslamışlardır.
Sapkın hiristiyan mezhebi olarak gösterilen Tengri inancı izleri taşıyan Arıüsçüler olarak bilinen Arınmışlar mabetlerinde hiristiyanlardan önce haç simgesini kullanmış olmaları, onları sapkın hiristiyan mezhebi yapmayacağı gibi hiristiyanda yapmaz.
Arınmışlar, Hz Isa'yı Tanrı tarafından görevlendirilmiş sadece bir peygamber olabileceğine inanmış olmaları olasılıklar arasındadır. Arıüsçüler hakkında yeteri kadar bilgi malesef yok elimizde, olanlarda vatikan kaynaklı bilgilerdir. Telsise ve Isa'nın Allah'ın oğlu olduğuna inanmadıkları için Ms 325'de güneş kültü inancını Allah'ın sözleriymiş gibi yazan pagan kral Konstantinin din baronlarının fetvalarıyla afaroz edilen Arınmışların inanç önderi, pagan kral Konstantin tarafıdan öldüttürülmüştü.
Eski inanç yazıt örneklerinin tamamı yok edilen, iznikte pagan kral Konstantin önderliğinde yazılan yeni ahit inciline iman etmedikleri için  sapkınlar olarak kılıçtan geçirilen bu insanlar hakkında vatikanın verdiği bilgiler aslında Arıüsçülerin pagan kralın yarattığı hiristiyanlıkla ilgilerinin olmadığını gösteren delillerdir.
325 yılında iznik konsilince pagan güneş kültü inancında olan kral Konstantin tarafından yazdırılan yeni ahit incillerin içeriği paganizm olgularıyla ve birbiriyle çelişkili bir çok ayetlerle doludur.
Üstelik kral Konstantin hiristiyanlığa giriş olgusu olduğu iddia edilen vatvizle hiristiyan edilmemişti. Pagan olarak ölen Konstantin öldükten sonra ancak vatfiz edilmişti !!!
Sonuçta Kral konstantin iznikte yeni bir din yarattı. Bu inancın ne Hz Isa ögretisiyle nede gök Tengri insancıyla ilgisi vardır .
Konstantin Isa öğretisinin özünü teşkil eden inançsal olguların yerine pagan inancını yerleştirdi. Satın aldığı ve kendi yandaşları olan konsile bu inancın Isa ögretisi olduğunu onaylattı.
Hiristiyan ve kilise/eglise sözcükleride bu dönemde tanımlama olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Oysa hiç bir havari Yunanlı değildi, havariler ve Isa'ya iman eden takipçiler yunanca bilmeyen ibranilerdi.
Iznikte bu inanca yunanca kökenli hiristiyanlik ismi verilerek diğer inançlarin hepsi yasaklandı. Eski incil olduğu iddia edilen nüshaların tamamı yok edildi, inananları kılıçtan geçirildi.
Isa'ya ait incilin olduğuda şüphelidir, eski incil nüshaları oldugu iddia edilen kumran yazıtları Isa'nın doğumundan çok önceleri yazılmıştı. Isa'nin sözlerini yazdırdığına dair hiç delil ve bilgi yoktur.
Konstantin inancına karşı koyan gök Tengri inancı izleri taşıyan Arınmışlar inancı yasaklandı, inananları çeşitli iskencelerle ve katliamlarla yok edildiler.
Kral Konstantin tarafından kurulan paganizm inancının merkezi olan vatikana bağlı hiristiyan teologları gök Tengri inancı izleri taşıyan Arınmısları sapkın bir inanç gibi göstermeleri, ne yalanlarını gizlemeye, nede yaptıkları katliamların üzerini örtmeye yeterlidir.

 

Yeryüzünün ve sonsuz maviliğin tek hakimi Tengri inancından köklerini alan Türkmen ve Yörük Alevilerde arınma uygulaması eskiden olduğu gibi günümüzde de varlığını devam ettirmektedir.
Dara durma, özünü dara çekme inanç olgusunu içinde barındıran Kızılbaşların inanç önderi Şah Ismail bir beyitinde "istemem taharet yundumda geldim" deyişiyle yunmayı ruhi, manevi temizlik olarak niteliyordu.
Dara durmak, Hak'kın huzurunda halkın önüne benliğinden sıyrılarak çıkıştır. Burda hiç bir şey gizlenmez, kişi hatalarıyla günahlarıyla yüzleşir. Bu divanda Allahın bildiği kuldan saklamaz, haksız, hakkı olanla dara durma divanında yüzleşir.
Bu yüzleşmede haksız kişi, kendisinde hakkı olan kişiyle hellaleşmesi için ne hüküm verildiyse ruhunun arlanması için yerine getirmelidir.
Alevilikte mahşer günü ulu divana çıkmadan önce insanların hatalarından dönmeleri ve Allah'ın huzuruna onurluca çıkmaları için bu dünyada günahlarından arınmaları bu biçimde amaçlanmıştır.
Inancında samimi olmayan, Alevi edep ve adabına uygun davranmayan kişi darda düşkün ilan edilir, o kişiyle samimi ilişkiye girilmezdi. Toplum içinde yaşamasına izin verilir lakin kişilik yapısı bilinen bu insandan uzak durulur. Taki edebe ve adaba uygun yaşam sürecinde rüştünü ispatlarsa cem-i ayin'le tekrar toplum içinde eski saygın kişiliğine kavuşabilme fırsatı verilirdi.
Zina, hırsızlık, dolandırıcılık, riyakarlık gibi adi,ağır suç işlemiş olanların Alevi toplumu içinde hiç bir zaman yerleri olmamıştır.
Genelini Türkmen ve Yörük boylarının oluşturduğu Şah Ismail taraftarlarına neden Kızılbaş denildiğini hepimiz az çok tahmin ederiz. Kızılbaşlar, kırmızıya boyanmış konik keçenin yukarısından aşağıya doğru genişleyerek inen 12 dilimli beyaz sargılı başlık/sarık kullanıyorlardı. 
Bunun manevi bir simge olduğunu hepimiz biliriz ama ne anlama geldiğini pek anlayamayız.
Nefes ve deyişlerinde  "Hatayi"  mahlasini kullanan Şah Ismail, ince kıvrımlarla birbirine bağlanan madalyonlar içinde toplanarak şekillendirilmiş çiçek ve yapraklardan meydana gelen, kıvrık dallı bir Türk süslemesinin isminden bu mahlasını almıştı.
Mahlasını köklerinde olan bu denli güzel süslemeden almış olan Şah Ismail ve takipçilerininde başlıklarınında bir anlamı olmalıydı.
Türkmen ve Yörük boylarının oluşturduğu Kızılbaşlıklılar 12 dilimli sarıklarının iç kısmına Imam Ali ile başlayan sinsileyi olusturan 12 Imamların isimlerini yazıyorlardı.
Gök Tengri inancı kağanı Ülgen, efsanelerde kırmızı başlıkla, beyaz giysiler içinde betimlenmişti.
Kızılbaşların sarıklarının üzerindeki kırmızı başlık Ülgen'e atıftır. Konik olması eski Türklerin ölülerini gömdükleri kurganların yapı biçimine ve maneviyata vurgudur. Horasandan göç eden Mevlana celalettin rumi dervişleride simgesel olarak kurgan/mezar taşı manasına gelen başlıkları hala kullanmaktadırlar.

şah Ismail bir nefesinin sonunda şöyle der;
şah Hatayi’dir özümde
Hiç hilaf yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Annesi Akkoyunlu devletinin hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı olan Şah Ismail,
Erdebil kentinde Safevi tarikatının şeyh çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası Şeyh Haydar ise, "Piri Türk" ismiyle tarihte ün yapan şeyh Safiyüddin sülalesindendir. Derin köklerinden yaşam sıvısını alan Şah Ismail, kağan Ülgen'in kırmızı başlığının üzerine koyduğu 12 dilimine Imamların isimlerini yazarak kutsamış ve kimliğinin tarifini "Seni ey peri vücutlu, melek endamli Türk" diyerek yapmıştı.

Eski Türklerde Tengri’ye olan inancın hikmetini ve derinliğini anlamak için bir gerçeğin kavranması gereklidir. Bu inançta Tanrı birdir, O her şeyi görür. O’ndan hiçbir şeyi gizlemek mümkün değildir.
Islamiyet inancında da Allah birdir o'ndan başka ilah yoktur, Allah her şeye kadirdir, hatta şah damarımızdan bile bize yakındır.
Bu olgular gök Tengri inancında olan Türkmen ve Yörüklere hiçte yabancı değildi.
Gök Tengri inancında olan Türkler aynı Islamiyette olduğu gibi ilahi yargılamadan korkma düsturuyla yaşadılar. Lakin bu korkunun verdiği dehşetle değildi. Insanlar şundan emindiler; dünyada yüce adalet vardır. Bu ilahi mahkemedir. Onu kimse atlatamaz, ne kağan, ne de köle.
Türkler asla Tengri'yi korkulan, çekinilen bir ilah olarak görmediler. Tengrinin her daim yanlarında yer aldığına, koruyup kolladığına, savaşlarda yardım ettiğine, şefkatli bir anne gibi koruyup kolladığına iman ettikleri için zorba bir hükümdardan korkulur gibi dehşet duygusuna kapılmadılar.
Türklerde Tengriden korkma, saygılı bir evladın atasından korkması
gibidir. Aslında buna korkuda denilmez, bu bir saygı ifadesidir.
Essastanda Kuran'ı kerimde de yazdığı gibi Allah sevgidir, mutluluktur, sığınılan sıcak bir kucaktır. Islam tasavvufunda Allah aşkın zirvesi, aşkın deryasıdır. Benliğinden sıyrılarak kendini mutlak varlık içinde yok edip, o aşk pınarı gibi muamele ederek, insanlara onun şefkatiyle bakabilmek Kuran'ın amaçladığı, tarif ettiği insan biçimidir.
Hz Muhammedin yaşayan erkek evladı olmamasından, Kasım isimli evladının küçük yaşta Hak'ka yürümesinden dolayı Mekke müşriklerinin nesli kesik diye hakaret etmeleri sonucu inen Kevser suresinde Allah, açıkca biz sana kevseri verdik diye sinsilenin Imam Ali ile devam ettiğini bildirmişti. Bu Allah söyleminden dolayı Aleviler, aşk kevseri havuzunun başında hz Muhammedin olduğuna inandıkları için aşk havuzunun sakiside Imam Ali olmuştu.
Sinsilenin Hasan ve Hüseyinle devam ettiği için Aleviler Ehlibeyt nesli şerif ve seyyidlere özel sevgi besliyorlardı.
Aleviler gönül verdikleri Imam Ali elinden aşk şerbetini içtiklerine inanan insanlardır. Bu bilinçle yaşayan Aleviler hayatları boyunca özlerini dara çekerek yapmış oldukları hataları bir daha tekrar etmemek üzere Hak ve halk huzurunda söz verirler.
Yüce divana çıkmadan önce bu dünyada, kendilerini bu dar-ı divanda sorguya çekmelerinin ardından tövbe ederek, hak'kı olanlardan rızalık alarak manevi temizliklerine kavuşulduğuna inanılmıştır.
Ruhen manevi temizliğini yapmış Alevilerin Allah'tan korkmalarına bir sebep yoktur.
Çünkü Allah onlar için nazlarını çekebileceği kadim bir sevgilidir, hayat boyunca ulaşılmak istenen menzildeki aşk'tır.
Insanın sevdiğinden, ulaşmak istediği yüce aşktan korkmasına gerekte yoktur.
Babası ebu sufyanla hz Peygambere karşı savaşmış olan muaviye, hilafeti ele geçirmek için Imam Aliyle savaştıktan sonra Imam Hasanı zehirlettiren bir komplocudur. Oğlu yezit ise Kerbela çölünde Imam Hüseyin ve gönüldaşları olan erkekleri işkenceyle katleden, Peygamber torunları kadınların gururlarını kırmak için yarı çıplak Şam sokaklarında gezdiren, zorbalık ve gadadarlıkta kimsenin eline su dökemediği Islam düşmanı bir canidir. Yaptığı insanlık dışı zorbalıklardan dolayı yezit ismini Türkler hakaret ve küfür olarak algıladıkları için kullanmamışlardır. yezit,muaviye,mervan gibi isimlerin bile toplumda hakaret olarak kabul edilen Ehlibeyt düşmanı Emevilerin uydurdukları peygambere istinad edilen Arap milliyetciliğinin ürünü binlerce hadis ne yazıkki Sünniliğin omurgasınıda oluşturmuştur.
Kuran'ı kerimde Cenabı Hak, eksiksiz dini tamamlandırdığını söylemiş olmasına rağmen ne yazıkki Sünnilerin bir çoğu Kuran'ı kerime değilde Emevi uydurması bu hadislere göre iman akidelerini biçimlendirmişlerdir.

Imam Ali takipcisi Alevi ve Kızılbaşlar ise Tengri inancının bir benzerini Emevi zulmünden kaçan Ehlibeyt neslinden olan seyyitler ve dervişlerde gördüler.
Bu Türklerin yabancı olmadıkları bir inançtı, kabul ettiler. Bu yeni inancın ana hatları tanımlama isimleri haricinde fazla farklı değildi. Peybamber sinsilesinin öncesi bir inançla en sonu arasında değişik anlayış ve olguların olması zaten doğaldır. Bir inancın zamanla bir kısım inananları tarafından yozlaştırıldığıda tarihi bir gerçektir.
Hatta Islamiyet bile ana kaynak Kuran'ı kerim bozulmadan durmasına rağmen bir kısım tarikat ve cemaatlar tarafından uydurulan hadisleri ve saidi Kürdi gibilerinin risalelerini temel kaynak alarak yozlaştırılmaktadır.
Türkler,Türkistana  defalarca akınlar düzenleyerekten yağma ve katliamlar yapan Emevi Araplarla daha önce karşılaşmış ve savaşmışlardı.
Türkler bu çapulcu  vahşi Emevilerin inancını 2 asır kabul etmediler.
Emevi egemenliği altında baskı ve iskenclerle ezilen Ehlibeyt takipçileri ve seyyidler canlarını kurtarabilmek için Türkistana sığınıyorlardı, ancak orda rahat ve huzur bulabiliyorlardı.
Bu zulüm o kadar ileri gitmiştiki Hanefi mezhebinin kurucusu olarak kabul edilen Türk kimlikli Imam-ı Azam Ebu Hanife, Kuran'daki islamı öğütlemesinden ve 12 imamlardan olan Imam Caferi sadık'ın öğrencisi olmasından dolayı Emeviler tarafından işkence edilmiş ve zindanlara atılmıştı.
Emevi zulmüne son vermek için Ehlibeyt taraftarlarının ve Türklerin desteğini alan Abbasiler sonunda Emevi egemenliğine son verdiler. Abbasi ordularına ise Imam Ali takipcisi Eba Müslüm kumandanlık etmişti.
Ne yazıkkı hükümdarlığı ele geçiren Abbasilerde Ehlibeyt taraftarlarının hilafeti ele geçirecek kuşkusuyla Ehlibeyt takipçilerine baskıları arttırdılar. Emevileri yıkmak için yardım aldıkları Türkleri bu defa kendilerine karşı gelebilirler korkusuyla bertaraf ettiler. Imam Ali takipcisi büyük Türk kumandan Eba Müslümü kalleşçe tuzak kurarak öldürdüler.
Zorbalıklarına Islam kılıfı uydurmak için binlerce hadis uydurdular. Bu uydurulmuş hadislerle inanç akidesi şekillendirilmesi için zamanının en ileri görüşlü ve saygı duyulan bilgini, Imam Caferi sadık'ın öğrencisi Ehlibeyt takipcisi Imam-ı azam ebu Hanifeye zorbalıklarını meşrulaştırmak için kadılık teklif ettiler.
Imamı azam Ehlibeyt düşmanı zalimlerin yanında yer almadı, kadılığı kabul etmedi .
Abbasilerin zulümlerini meşru kılmalarını sağlayacak, Islamiyetle ilgisi olmayan fetfalara karşı geldi.
Imam-ı azam Abbasiler için çok tehlikeli olmaya başlamıştı. Abbasilerin Islam adı altında aldıkları kararların gerçekte islamiyetle hiç bağdaşmadığını Kuran'dan deliller getirerek ispatlıyordu.
Imam-ı Azam peygamberin ağzından çıkan, bozulmamış hadis sayısının ancak 18 olduğunu söylüyordu lakin Emevi ve Abbasilerin uydurdukları hadis sayısı 100 bini geçmişti.
Sonuçta foyaları meydana çıkan Abbasiler kendilerine muhalefet eden Imam-ı Azamı zindana attılar ve işkece ederek katlettiler.
Türkler, islamiyeti Imam Ali soyundan gelen seyyitlerden ve Ehlibeyt sevdalısı dervişlerden öğrendikleri için Emevi ve Abbasilerin Ehlibeyt düşmanlıklarını ve Kerbelada Imam hüseyine yaptıklarını bildikleri için  Arap milliyetciliğiyle şekillenmiş bu inanca soğuk baktılar.
Haksızda değillerdi.
Islamın bayrağını taşıyan, temsil eden halife yezit, Islam dini peygamberinin torunlarını Kerbelada vahşice katletmiş, hz Zeynep gibi peygamber torunlarını yarı çıplak şam sokaklarında deve üzerinde teşhir ederek dalga geçmişti.
Bunlarlada yetinmeyen Emevi yezitleri Cuma namazı hutbesini namazdan önceye alarak kendi bozuk inançlarının propagandasını zorla insanlara dinletmişlerdi. Emevi camilerinde  Ehlibeyte hakaret ve küfür imanın şartı olmuştu. Cuma hutbelerine besmeleyle değil, Imam Ali ve Peygamber torunlarına küfürle başlanıyordu. Bunun gibi nedenlerden dolayı Imam Ali takipçileri Emevi camilerini Allah'ın evi değilde, Islam düşmanı yezitlerin mekanları olarak görmüşlerdi.
Imam Ali'ye bağlı Ehlibeyt takipcisi Türkler kendilerini 12 dilimli sarıklarının iç kısmına 12 Imamların isimlerini yazarak, ehlibeyt takipçileri olduklarını ve sarıklarının üzerine kırmızı başlık koyarak Tengri inancından gelen Yörük ve Türkmenler olduklarını gösterdiler.
Kızıl başlık taşıdıkları için, tarihe Kızılbaşlar olarak geçtiler.
Kızılbaşların  Kuransal inançla çelişmeyen, engel teşkil etmeyen Tengri inanç örfleriyle  Ehlibeyte gönül vermiş Imam Ali takipçileri olmaları zamanla Imam Ali takipçileri anlamına gelen Alevi tanımlamasına dönüştü.

Kendini sorgulayarak yapmış olduğu hatadan dönmek için, birdaha o hatayı tekrar etmemek üzere işlemiş olduğu hatadan dolayı Tanrı huzurunda tövbe etmek, Kuran'da Allah'ın öğütlerindendir.
Tengri inancında ise buna benzer bir uygulama Türklerde vardı.
Buna meydanda dara durma denilirdi, Alevilikte buna Mansur darı'da denilmektedir.
Meydana çıkmayı amaç edinmiş kişinin içide, dışıda bir olmalıdır. Allah'ın herşeyi bildiği için saklısı gizlisi olmayan insan, işlemiş olduğu hatalarla Hak ve halk huzurunda yüzleşerek manevi temizlikle ruhunu arındırması gerekiyordu.
Küslerin barıştığı dar meydanında kişiler hak'kını iade ettiği kişiden helallık anlamına gelen rıza'lık alırdı. Haksız yaptığı hataları tekrarlıyor, özünü dara çekmiyor ve arınmıyorsa düşkün ilan edilirdi.
Hatayı işleyen kağanda olsa, şah'ta, kölede olsa bu meydanda eşit haklara sahiptiler.
Aleviler aynı gök Tengri inancında olan ataları gibi özlerini dara çekerek öbür dünyadaki yüce dıvana çıkmadan önce bu dünyada hesap verirler.
Bu inanç geleneği sonsuz mavilik anlamına gelen Tengri inancından gelmedir. Kuran'daki tövbe kavramını Aleviler bu şekilde algıdıkları için hayatlarının bir parçası yapmışlardı.
Bir Ehlibeyt takipcisi dervişle, bir Tengri inancını taşıyan derviş arasında fark çok azdır.
Putperestlik geleneğinin esiri olmuş, peygambere istinad edilen uydurulmuş hadislerle Emevi ve Abbasi Araplarının Islam anlayışı, Türklere yabancı ve adil olmayan bir inançtı.
Türkmen/Yörük boylarının oluşturduğu  Kızılbaşların Şah'ı, kağanı olan Şah Ismailinde inancı gereği dara durma zorunluluğu vardı.
Buna aslında zorunlulukta denilmez, manevi anlamda ruh'unu günahlardan, korkulardan, tortulardan temizleme ve arınma olduğu için eskiden olduğu gibi bugünde bu uygulama Alevilerin yaşam biçimi olmuştur.
Ulu divanda Hak huzurunda ona layık olamamaktan haya ettikleri için Aleviler Hak'ka yürüyene kadar bu dünyada özlerini dara çekiyor, bir daha yaptıkları hatayı tekrarlamamak için gayret ediyorlardı.
Tengri inancının güzel adetleriyle harmanlanmış "Tövbe"
(Meydanda özünü dara çekerek ruhunu arındırma) anlayışı, edeple yoğrulmuş yaşamlarında insani kamil olmayı amaç edinen Alevilerin olmazsa olmazlarındandır.
Bu inancı taşıyan hangi insan bu meydandandan kaçabilirki !!!
şah, kağan, patişahta olsan meydana çıkacaksın ve özünü dara çekeceksin, özünü arlayacaksın.
Meydan Allah'ın huzuruna çıkıştır.
Allah'ın huzurunda saklımız gizlimiz olamayacağı için Aleviler o ulu huzurda hiç bir şeyi gizlemezler, hak'kı olan diğer can'lardan hakları varsa iade ederek rızalık, helallik alır.
Bu meydan günahların gizlenilmediği, özünü temizlemek için ruhsal ve manevi anlamda "Ar"lanmadır.
Işte Şah Ismailde derin köklerinden gelen inanç geleneğini nefeslerinde ve deyişlerinde dillendiriyordu. Şah Ismail ataları gibi dara durarak bütün kötülüklerden ve manevi kirlerinden özünü dara çekerek ruh'unu karartan günahlarla yüzleşerek hatalarını birdaha tekrarlamamak üzere, Hak huzurunda kendini sorguluyor, ruhunu arındırarak manevi saf temizliğe bürünüyordu.
Eski Türkce “Arıg”  yeni Türkçede Ar/Arlanma sözünden türetilmiş Tengri inancı uygulaması olan "Arıg"lar, ruhsal anlamda arlanmışlar, batılıların söylemiyle aryanların kim oldukları ve hangi uygarlığın, hangi inancın anlayışı olduğunu gösteren, günümüzde de yaşatılan inanç gerçekleridir bunlar.
Bir şeyi belirtmekte yarar var, Tengri inancı ve Alevilikte olan arlanma asla batılı faşistlerin tarif ettikleri, anladıkları biçimlerde algılanıp uygulanmamıştır .
Bu bir inanç uygulamasıdır, 72 millete bir nazarda bakma ilkesi olan bu inanca giren kişinin kimliğine bakılmaz, o kişinin kavim veya kök kimliği hiç bir zaman o kişinin ne koruyucu örtüsü nede eksik tarafı olarak görülür.
Bu tür evrensel insani erdem özelliklerini taşıyan eski Tengri inancında olan Türklerde ve Alevilerdeki ruhsal arlanma anlayışı asla aryanist faşitlerin anladıkları sekilde bir özellik değildir.
Bu Tanrı ile birey arasında geçen ruhsal manada temizliğin ve dini, dili, rengi ne olursa olsun diğer insanlarıda sevgiyle kucaklayarak, onlardan da rızalık alarak özünü arlandırma uygulamasıdır.