Türkmenistan'ın Karakum çölünde kum içinde kaybolmuş bu kentler, M.Ö. 4 bin yılları öncesinde kurulmuştu.
Bu kentler yıllar sonra terk edilmiş bir uygarlığın kalıntılarıydı.
Gözden uzak olan gönülden de ırak olurmuş.
Toplumsal belleğimiz asırlarca süren zaman aşımına uğramasından dolayı bu kentler günümüze kadar hep gizli kalmışlardı.
Türkmenlerin, Karakum'un son kağanı ismini verdikleri Rus arkeolog Victor İvanoviç Sarianidi, zamanın kısıtlı imkanlarından dolayı Komünizm döneminde keşfettiği bu kentler ile ilgili fazla bir bilgiye ulaşamamıştı.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra İtalya, Ligabue vakfında görevli arkeolog Gabriele Rossi Osmida ile iletişime geçen İvanoviç, Türkmenistan devletinin de yardımlarıyla Karakum'da çalışmalara başlamışlardı.
Arkeologlar mezarlığı oluşturan kalıntıları gün yüzüne çıkarmaya başladılar.
Kumların arasından gün yüzüne çıkarılan objelerin zerafetli oluşları heyecan vericiydi.
Kimdi bu insanlar?
40 asırdan beri çöl ortasında nasıl yaşamışlardı?
Gelenekleri ve inançları nasıldı?
Arkeolog ve bilim adamlarının çalışmaları bu sorularımıza yanıt verecek.
Buluntular şimdiye kadar bildiklerimizi ve ilk uygarlık tanımlamalarımızı alt üst ediyordu.
Türkmenistan, Hazar Denizi ve Afganistan arasında, Orta Asya'nın tam kalbinde bulunuyor.
Karakum çölü ise iklim koşulları nedeniyle yaşamın çok zor olduğu bir yer.

"Karakum ile ilgili okulda bize öğretilenler sadece çok büyük bir çöl olduğuydu ve insanlığın burada hiç iz bırakmadığı söyleniyordu.
Bir gün arabamı bindim çöle doğru yol almaya başladım, ilerlerken çölde kent kalıntılarının izlerine denk geldim. Kalıntılar o kadar çok büyüktü ki, baştan yakın geçmişten kalma kent kalıntıları olduğunu düşündüm. Sonra yakından incelemeye başladım ve kendi kendime söylendim; "Tanrım bu en az M.Ö. 3 bin yıllarından kalma kalıntılar". Bundan 20 yıl önce burada hiç kimse uygarlık insanlarının yaşamış olduğu bir devletin olacağını düşünemezdi bile."
Bu muhteşem uygarlığı meydana çıkarmak için geniş çaplı bir araştırma yapabilmek için Doğu Blok ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarını beklemek zorundaydık.
Ve o gün gelmişti artık. Zaman, bu uygarlığın geçmişte yaşadıklarını dünyaya kanıtlamak zamanıydı.
Juan Carlos Dinateo ve arkeolog Gabriele Rossi Osmida, Karakum uygarlığının olduğuna ilk inananlardı.
Bu inandıklarını delillendirmek için Venedik, Ligabue arkeolojik araştırma merkezinden alan taraması yapmak için birçok defa Türkmenistan'a yolculuk yapmışlardı. Bu gidiş gelişlerde, Orta Asya eski eşya satıcılarından birçok tarihi eser toplayarak bir de tanıtım/katalog hazırlamışlardı.
Hazine avcılarının buldukları bu nesneler, arkeologlar için çok eskilere dayanan, kaybolmuş gizli bir dünyanın var olduğuna dair kanıtlardı.
Hiçbir bilgi ve araştırma olmadığı için, ait oldukları inanç ve uygarlık ile ilgili hiçbir bilgiye de sahip değildik.
Bilim insanları bu uygarlığı tekrar gün yüzüne çıkarmak için son derece kararlıydılar. Uzun çalışma ve yazışmalar sonucu uydudan çekilen görüntülerle mezarlıkların ve kentlerin yerleri belirlendi.
Bu görüntüler tarih sayfalarında yer almayan, zaman içinde unutulmuş uygarlığı tekrar yer yüzüne çıkarmamıza yardımcı olacaktı.
Marco Polo'dan 800 yıl sonra tekrar doğunun gizemli dünyasına Venedik'ten yola çıkılıyordu.

Ebedi konaklama yeri olan 10 hektara yayılmış binlerce mezar.
Binlerce yıl önce kazılmış olan bu mezarlar, belki de hala Orta Asya'nın en geniş mezarlıklarıydı.
Yazılı kaynak bulunamadığından bronz çağından kalma kentin bir kilometre ilerisinde bulunan bu mezarlar, bu gizemli uygarlık ile ilgili bize bilgi verecek tek yerlerdi.
Çölde kurulan yaşam alanlarına yerleştikten iki gün sonra çalışmalar başlatıldı.
Uydudan çekilen görüntelerin yardımıyla arkeologlar mezarlığın yerini kolayca tespit ettiler.
Şimdiye kadar arkeologların gözünden kaçan mezarlıkların yerleri bulunmuştu, artık çalışmaya başlayabilirlerdi.
Mezarlık ilk bakışta hiçbir şeyin görülmediği bir yer gibi duruyordu.
Türkmen arkeolog Ferdi Muradov mezarların topografik verilerini bitirdi.
Bu veriler önceden yapılmış çalışmalarla birleştirilerek Gabriele Rossi Osmida'nın çalışmaları eşliğinde daha gerçekçi kök bilgilerine ulaşılacaktı.
Karakum'un son kağanı Victor İvanovic, Gabriele'nin bulunduğu yerleşkeye gelerek çalışmalara katıldı.
10 yıldır sürekli birbirleriyle görüşerek bilgi alışverişinde bulunan bu iki bilim insanı birbirlerini çok iyi tanıyorlardı.
Araştırma ödeneğinin son bulduğu bu günlerde, bu uygarlık ile ilgili bir şeyler bulabilmek için tekrar bir araya gelmişlerdi.
Ferdi Muradov ve Gabriele, çöl iklimine alışık 50 kişilik işçi ordusuyla çalışmaya başladılar.
Kökleri 40 asır öncesine dayanan uygarlık başlangıcı olan bu yerlerde, asırlardır üzeri kumla ve toprakla örtülü mezarların üzerlerindeki kumlar temizlendi.
İlk açılan mezarlardaki görüntü üzücüydü, geçmişte asırlar önce bile yağmacıların değerli eşya bulma amacıyla mezarlara zarar verdikleri görüldü.
Acel acele yapılan bu kazılarda yağmacıların her zaman arkalarında alamadıkları değerli kalıntılar da bıraktıkları bilinir.
İlk kazılarda şans arkeologlardan yanaydı. Yağmacıların gözünden kaçmış, pişmiş topraktan yapılmış 40 asırlık küçük bir heykelcik asırlar sonra karanlıklar diyarından çıkarak tekrar gün yüzü görüyordu.
Sanatsal çizgilerle kendine özgü eşi benzeri olmayan bir çalışmanın ürünüydü bu heykelcik.
Çizgilerinin ne anlama geldiği bilinmediği için hala gizemini koruyordu.
Kimdi, neyi simgeliyordu?
Bu halkın inançları ile ilgili ne anlatıyordu?
Üzerindeki sır perdesi hala duruyor.
Kum fırtınalarının yoğun olduğu bu çölde işçiler ve arkeologlar çalışmalarını zor koşullar altında devam ediyorlardı.
Kazılan yerler, görüş mesafesini bir kaç metreye düşüren toz ve kum fırtınalarıyla tekrar kapatıyordu lakin aramaları durdurmak söz konusu olamazdı.
Zamanın kısıtlı olmasından dolayı Gabriele için çalışmalar daha hızlı olmalıydı.
Gabriele açılan bir mezarda, zaman ve doğa aşımından bir birine yapışmış bronzdan bir ayna ve fil dişinden yapılmış bir taraka ulaşıyor.
Burada bulunan her eşya, her nesne şimdiye kadar bilinmeyen bu uygarlık konusunda çok önemli eşsiz bilgiler veriyordu.
4 bin yıl öncesinden kalma bu tarak ve ayna Karakum'da yaşamış olan insanların yaşantıları üzerine arkeologlara yardım edecekti.
Mükemmel bir çalışma ürünü olan fil dişinden yapılmış tarak ve ayna bu insanların güzelliğe ve inceliğe ne kadar çok önem verdiklerini gösteriyordu.
Arkeologlar için bu nesnelerin mezar içinde bulunması, yaşam dışında öldükten sonra bir yaşam olduğuna inanmış olmalarından dolayı öldükten sonra da bu insanların ihtiyaçları olacağı için beraber gömülüyordu.

" Başlattığımız kazılardan sonra ilk bulduğumuz nesneler, bu insanların günlük yaşamları ile ilgili bizlere fikir veriyor.
Bu insanlar için, günlük yaşamda süslenmeye ve zerafete özen gösteren bakımlı bir topluluk diyebiliriz.
Bu günümüzde anladığımız süslenme ve giyinme anlamında değil ama insanların diğer insanlarla karşılaştıklarında, özel günlerinde ve öldükten sonra tanrıları karşısına temiz ve bakımlı bir görünümle çıkma arzusunda olduklarını gösteriyor.
Mezarlarda yatan insanların başları kuzeye çevrili, sağ tarafları üzerine dönük yatmaktaydılar."
Araştırmaların başından beri hep bir güzellik ve bakımlı bir yaşam izleri bulunuyordu.
Arkeologlar erkek ve kadın mezarlarında sürekli bu tür incelik ve süslenmeyle ilgili nesneler buluyorlardı.
Sapı kıvrımlı yılan biçimi olan palet, boyaları hazırlamak için kullanılıyordu.
Topuzunda koç başı olan bir sürme aleti ve sürme kavanozu içinde değişik süslenme kalıntıları bulunan bu nesneler, günlük yaşamda her gün kullanıldığını bize gösteriyordu."
Anu tekrar Karakum'da güneş gibi doğuyordu.
Kadın olarak betimlenen tanrı heykelciklerinin saç biçimlerindeki ince kıvrımları ne kadar özenli olduklarını gösteriyordu.
Yaşamda ve ölümde de Karakum insanı bedenin temizliğine, bakımına olduğu gibi zerafete de çok önem verdiklerini bu heykelcikler bize gösteriyordu.
Yüzlerindeki asaletli çizimler, kusursuz ve temiz olmanın bu insanlar için çok önemli olduğunu gösteriyordu.
Arkeologlar için bu insanların bu kadar bakımlı olmaları günlük yaşamda kuralları olan bir düzen içinde yaşadıklarını gösteriyordu.
Bir haftalık çalışma sürecinde 50 mezar açıldıktan sonra bir haber çölde sevinç yaşattı. Şimdiye kadar hiç bir yağmacının ulaşamadığı ilk defa açılacak bir mezar bulundu.
Mezardaki iskelet sağ tarafına dönük, başı kuzeye doğru çevrili yatıyordu. Mezarlığın sessiz konukları hep bu biçimde gömülmüşlerdi.
Buradaki yatan bir kadındı, alnında bronzdan bir taç ve fayanstan bilezik taşıyordu.
Yattığı yer malzeme bakımından baya bi zengindi, ince ve zarif fayanstan çanaklar o kadar inceydi ki sadece bir defaya özel kullanılmak için özellikle buraya konulmuştu.
Bronzdan küpeler, altından ve değerli taşlardan incilerle sonraki yaşamına hazırlanmıştı.
Gabriele'ye göre bu takıların anlamı; ana tanrıçanın saygın temsilcisinin sonraki yolculuğunda tanrısının karşısına temiz ve güzel bir biçimde çıkmaya hazırlanmış olmasıydı.
Bu buluntu gerçekten önemliydi, şimdiye kadar bu insanların inançları ve tanrıları ile ilgili hiç bir bilgiye sahip değildik.
Gabriele; " inanılmaz bir incelikle yapılmış bu takılar her zaman, her yerde göreceğimiz şeyler değil. Yüz kısmı beyaz taştan yapılmış tanrıça heykelciğinin geri kalan bölümü, keçi derisi betimli kara taştan yapılmaydı. Bu giysiler tipik Karakum insanının özelliklerini taşıyor, bu tapılan ana tanrıçayı ilk defa bir mezarda buluyoruz".
Geniş gönüllü görüntüsüyle, bereketiyle tanınan bu ana tanrıça insanlara yaşam veren ve öldükten sonra da onları karşılayan şefkatlı ana gibi mezarlıkta yatanların başları ucunda bulunuyordu.
Karakum insanları tanrıyı bir ana gibi koruyup kollayan, şefkatiyle, merhametiyle onlara bir ananın sevgisiyle yaklaşacağına inanıldığı için kusursuz güzellik anlamına gelen gadın/kadın olarak betimlemişlerdi.
Karakum insanları için tanrıça da kusursuz güzellikteydi.
Anu, Karakum insanlarının kadını Tanrı gibi yüceltme anlayışına günümüzün en çağdaş, asri uygarlıkları bile ulaşamışlardı. Aksine kadını bir seks metası gördükleri için verilen özgürlük ve değer, gerçek anlamda kadına verilen hak ettiği değer değildir.
Kadın konusunda ortaçağ karanlığı bataklığında kalmış, kadını iyice köleleştiren ilkel Arap kültürünün ne olduğunu ise hepimiz biliyoruz.


"Bu damgalardaki simgeler, iyi ile kötüyü , güzel ile çirkini , tanrıyı, dini inançla ilgili öyküleri barındırıyor. Birbirleriyle bağlantıları olan bu görseller insanların uyması gereken inanç kurallarını simgeliyordu. Birliktelik içinde olan kartal ve yılan simgesinin arkasında bir şeyler saklı olmalı... Yeterli amülete daha sahip değiliz, ama daha fazlasını bularak bu uygarlığın efsanelerini ve inancını öğrenebiliriz"
Arkeoloğa göre 6 bin yıl önce kurulmuş uygarlık kentlerinde bir inanç yaşatılıyordu. Lakin elde sadece karmaşık, sıralarının bilinmediği birkaç damga vardı. Yaz'ın kavurucu sıcaklığı 50 dereceyi bulduğu Karakum'da çalışmalara son veren Gabriele Rossi Osmida, Venedik'e dönerek hiç vakit kaybetmeden Karakum'da bulduğu damga simgeleri üzerine çalışmaya başlıyor. Diğer uygarlık simgeleriyle benzerlikleri olabilir olasılığıyla karşılaştırma yapıyordu. Bazı simgeler ve özellikle yılan ve kartal betimlemesi bütün uygarlıklarda görülüyordu.
Acaba aynı öyküler mi saklanıyordu bu simgelerin arkasında !!!
Ne anlatılıyordu ?
Gabriele, Almanya'da yaşayan, Martin Lütherking üniversitesinde profesör olan ve eski orta doğu mitolojisinde uzman olan Sindia Winkelmanı Venedik'e davet ediyor.
Görüşme, araştırmalara destek veren Ligabue vakfının merkezinde yapılıyor.
Sorunun içinden çıkamayan Gabriele, Sindia'ya bu nedir diye bir soru yöneltir.
Sindia Winkelman için bunlar, kuşkusuz insanlığın ilk efsanelerinin en eski simgeleriydi.
Sindia, Gabriele'ye Etena/Atana/Atapa mitolojisini biliyor musunuz diye bir soruyla beraber bunların Etena/Atana efsanesinin anlatıldığı öykü simgeleri olduğunu söylüyor.
Atana miti insanlığın en eski efsanesidir.
Damgalar düzgün sıralandığında öyküde anlaşılır, okunur bir hal alıyordu.
Bu öyküleri biz Karakum'dan çıkan silindir damgaları hamur üzerinde çevirdikten sonra çıkan görsellerin anlatımlarından öğreniyoruz.
Öykü şöyle başlıyor;
Kartal ve yılan bir zamanlar yaşam ağacında barış içinde yaşıyorlardı.
Bir gün kartal, kalbinde ve beyninde kötü düşünceler hisseder. Sonra yavrularıyla yılanın yumurtalarını yemeye karar veriyor ve yumurtaları yiyor.
Tanrı'nın yardımıyla yılan öcünü almak için ölü bir hayvan leşinin içine saklanır.
Kartal tam leşi yemek için konduğunda, yerinden çıkan yılan kartala saldırır. Kartaldan öcünü alan yılan, yaralı kartalı çıkamayacağı bir çukurun içine atar.
Damgalarda anlatılan bu öykü M.ö. 2 bin yılından kalma Sümer yazıtlarında da görüyoruz ama Karakum, Gonur tepedeki silindir damgalardan da anlaşıldığı gibi efsane çok önceki zamanlardan kalma.
Sindia Wilkelman ;
"Bana göre, Etena/Atana öyküsü bütün insanlık tarafından bilinen bir olguydu. Lakin yazılı olarak Mö 2 bin yılından kalma eski güney Mezopotamya'da Sümer yazıtlarında buluna bilindi"
Karakum'da bulunan M.ö. 4 bin yıllarından kalma silindir damgalardaki görseller aynı öyküyü anlatıyordu. Tekrar Karakum'a dönen Gabriele damgalarda Etana/Atana öyküsünün anlatıldığını kanıtlamak için öykünün devamını bulması gerekiyordu.
Konuyla ilgisi olabilecek Arkeoloji ile ilgili çevreye haberler gönderdikten iki gün sonra ülkesinin tarihinde uzman olan, Türkmen gazeteci Bolodiya elinde eski döneme ait bir kaç silindir damgayla ziyaretine geliyor.
Bu nesneler, bu uygarlığın geleneksel özelliklerini taşıyan damgalardı. Silindir damgalar Türkmenistan'da kendi imkanlarıyla aramalar yapan geçmişe meraklı insanlar tarafından bulunmuştu.
Bu damgalar Etena/Atana efsanesinin devamını anlatıyordu. Damgaları Gabriele'ye teslim eden Bolodiya ya Gabriele sonsuz teşekür ediyor ama en çok teşekürü de Son kağan Victor İvanoviç ve kendisi hak ediyordu.
Türkmen gazeteci Bolodiya, Gabriele'ye şükranlarını sunarak " Size ülkem Türkmenistan adına çok teşekür ederim, siz bizim uygarlık köklerimize inerek bütün dünyaya anlatıyorsunuz" diyerekten ne kadar büyük bir iş başardığını söylüyordu.
Gerçekten de öyleydi, Gabriele ve Karakum'un son kağanı Viktor İvanoviç Sarianidi, bilindik tarihi ters yüz ederek, insanlık tarihini tekrar yazıyorlardı.
Etena/Atana ile ilgili Verilerin tamamı artık Gabriele'nin elindeydi.
İlk defa Karakum uygarlığına ait silindir damgalar birleştirilerek öykü anlaşılacaktı.
Her görüntü tarihin bir dönemine tanıklık ediyordu.
Yeni bir gücün doğumunu parçaları birleştirince anlayabiliyoruz.
Bu Atana'nın, insanlığın ilk kağanının doğumuydu.
Damgalarda anlatılan öykü şöyle;
Atana'ya Tanrı tarafından kağanlık verilir.
Lakin Atana varis bırakamaz, çocuğu yoktur, olmaz da.
Yılana ihanet etiği için cezalandırılan kartalın atıldığı çukura iner ve kartala anlaşma sunar. Şöyle der; "eğer beni sevgi tanrıçasına götürürsen seni özgür bırakır, yaralarını iyileştiririm"
Kartal öneriyi kabul eder, beraber Tanrıçaya doğru yükselirler.
Yolculuğun sonunda Atana Tanrıça ile buluşur, ve sorununu anlatır
Tanrıça Atana'yı dinledikten sonra soyunu devam ettirebilmesi için yaşam suyu dolu bir tas verir.
Güç erkektedir artık.
Babadan oğula geçecek olan ve devam edecek bir geleneğin de başlangıcıydı bu.
Tarihi çok öncelere dayanan, en az 6 bin yıl önceden kalma damgalarda anlatılan bu öyküde Atana'nın Tanrı olmadığını, sadece soyunu ve inancını devam ettirebilmek için Tanrı'dan yaşam suyunu alan, yeryüzünde Tanrı'nın temsilcisi olan ilk kağan olduğu anlaşılıyordu.
İnsanlığın ilk kağanı, günümüzün söylemiyle Sümerlerin büyük tanrılarından kabul edilen Etana/Atana'nın Tanrı olmadığını da bu damgalardan öğreniyoruz. Tanrı An inancının ilk kağanı Atana'dan sonraki süreçte kağanların tanrılar olduğu iddiasında bulunmanın, bu tarihi, kanıtlı gerçeklerden sonra pek geçerliği ve mantığı da kalmıyor.
Bu damgalardaki anlatımlara göre Karakum uygarlığında yaşayan insanlar çeşitli tanrı veya tanrıçalar edinmemişlerdi. Onlar sadece tek bir sevgi Tanrıçasına inanmışlardı.
Bulunan heykelcikler kadın olarak görsellenmiş tek Tanrı betimlemeriydi
Bulunan erkek heykelcik ise tanrıçadan bir tas içinde yaşam suyunu alan insanlığın ilk kağanı Atana'yı simgeliyordu.
Kökleri 40 bin yıl öncesine dayanan Anu'da, 6 bin yıl öncesi kentlerinde bu öyküler anlatılıyordu.
Dinsel öyküleri bu insanlar nasıl algılıyorlardı, toplumda etkisi nasıldı ?
Gabriele rossi-Osmida;
"Mit içinde her zaman bir öykü gizler ve devamlı hatırlanmalıdır da.
Bu mitte önemli olan, soydan soya geçen ana erkil bir yapının devamını sağlamak için neolitik taş devrinden ve tarımın ilk yapıldığı, madenin ilk işlendiği çağdan beri soydan soya aktarılmış. Ana tanrıçanın bereketi ve yaşamın devamını sağlayan doğumu temsil ettiğini biliyoruz ama Atana kartalın yardımıyla gökyüzünde bulunan ana tanrıçadan yaşam suyunu almıştır. Biz bu olguyu Karakum'da öğreniyoruz. Atana'nın kağanlığından sonra yeryüzünde Ana erkil yapıdan, Baba erkil bir topluma evrilme olmuştur. Bu nedenlerden dolayı da Atana'ya insanlığın ilk kağanı ünvanı verilmiştir"
Burda, bu kentin kalbinde, Anu'da bir yerde gizliydi bu kanıt .
İşçilerin temizledikleri topraklarda küçük, kırık dökük heykelcik kalıntıları görünüyordu, bunlar çanak parçalarından kolaylıkla ayırt edilebiliyordu. Gabriele aramalarında erkek heykelcik parçaları bulmuştu ama kafaları yoktu. Kazıdan çıkan topraklar elekten geçiriyordu ama önemli parça bir türlü bulunamıyordu.
Kafalar bulunamayınca bu heykelciklerin buraya, Karakum'a mı ait, yoksa başka yerden buraya mı getirildiğini söylemek zordu.
Gabriele heykelciklerin ilk bulunduğu alanı tekrar inceliyor. Bir odanın duvarında değişik bir şeyler görür. Kerpiçlerin arasında gizli bir bölme vardır. Özenle burada çalışmaya başlayan Gabriele sonunda aradığını bulur.
Bu erkek egemenliğinin başlangıcını oluşturan kağan Atana/Atapa'yı simgeleyen bütün parçalarıyla bulunan bir heykelciktir.
Hiç kuşku yoktu, bu heykelcik aynı özelliklerle yapılmış, Karakum uygarlığına ait ilk Tanrıça heykelcikleri gibi aynı yapım özellikleri olan Atana heykelciğiydi.
Bu insanlar kutsadıkları ana tanrıçadan sonra inançlarına yol gösterici erkek önderlerini de bu biçimde heykelini yaparak kutsamışlardı.
Esas ilginç olan Karakum insanlarının tanrı betimlemesi yaptıkları kadın heykelciklerini giyinik olarak yapmış olmalarından sonra sanatsal olarak çok ince zerafette olan Atapa heykelcikleri yapmamışlardı.
Bulunan Atapa heykelcikleri 10 binlerce yıl öncesine aitti.
Bu bize Göksurilerin insanımsı tanrılar edinmediklerini gösterdiği gibi Tek bir Tanrı'ya inandıklarını da gösteriyordu.
Karakum'dan başlayan bu değişim diğer uygarlıklarda da kendini göstermişti.
Bu kadınların yönetici oldukları toplumdan, erkeklerin yönettiği bir toplum biçimine evrilmeydi.

Toplumsal yaşam nasıldı ?
Kent yapısı aynı örümcek ağı gibi bölümleri olan ayrıntılarla inşa edilmişti.
Dikkatli bakılınca sokaklar, halka açık meydanlar, özel odaları olan yerleşim yerleri seçilebiliyordu.
Bu kalıntılar hala sesiz di, arkeologlar bu değişik yapıların ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorlardı.
çalışma kentin kuzeyine odaklanıyor, buradaki odalar labirent gibi birbirlerine girişleri çıkışları olan yerlerdi.
Ne için, kim için yapılmıştı ?
Yanıt kentin labirentleri andıran bölümünün derinliğindeydi, burada bulunan büyük çanaklar ürünleri uzun süre korumak için yapılmıştı.
Burda, Anu'da 5 bin yıl önce bir sanatçı normal boyutları olan bir çanağı araç gereçlerini koymak için kullanıyordu.
Çanağın içinde nakış, çizim ve taş üzerinde çalışmaya yarayacak demir, kazı kalemi gibi araç gereçler bulunuyordu.
Burası bu sanatçının çalışma odası olmalıydı.
Çalışma odasının bir kaç metre ilerisindeki uğraş meyvesini vermişti.
Sanatçının yarattığı eserler burada hala duruyordu.


Odaların ortalama büyüklüğünü, açıların derecelerini, duvar derinliğinde malzeme konulan bölümlerin ölçülerini, bacaların biçim ölçülerini, duvarlardaki raflar ve ocakların içine yerleştirilmiş çanaklara kadar bütün ölçüleri aldı.

Aynı 5 bin yıl öncesinde olduğu gibi pişmiş topraktan yapılmış kerpiçten ve tabanı sertleştirmek için sıkıştırılmış taşlarla bir ev inşa edildi. Aynı o dönemdeki gibi çamur harçla taban sıvanarak düzgünleştirildi, duvarlar sıvandı, aynı 5 bin yıl öncesinde olduğu gibi tavana kirişler çatıldı ve çatı sıvandı.

Genellikle evler bir odadan oluşuyordu ve bütün aile burada kalıyordu.
Burada el yüz yıkanılarak temizleniliyordu. Üretilen tahıldan un elde ediliyor, ekmek yapılıyordu. çanaklarda keçi veya tavuk etiyle pişirilmiş sebzelerden oluşan yemekler yeniliyordu.
Anu'da, şefkatlı tanrıçanın koruması altında huzur içinde uyunuyordu.
Ticaretin ve paylaşımın yapıldığı 10'larca hektar alana yayılmış büyük kentler üzerindeki çalışmalar tamamlanmak üzere. İçinden çıkılması olanaksız gibi görünen devasal kalıntıların sırları çözülmüştü.
1974 yılından beri üzerinde çalışılan bu uygarlığın kent ölçüleri ve bilimsel veriler kullanılarak, simülasyon görüntüleriyle bu kentlerin nasıl olduklarını tam görebilirdik artık.


Ana surlardan sonra kentin giriş yeri darca doksan derecelik kıvrımla yol sola dönüyordu. Kent meydanına girmek için dar bir boğazdan geçmek gerekiyordu. Bu hızlı giriş yapanları yavaşlatma amacıyla özel olarak düşünülmüştü. Böylelikle kente giriş yapanlar daha kolay denetleniyordu. Sonra kent merkezi olan alana giriliyordu, burada dışardan gelen satıcılar ve kent esnafı satış yapıyordu.

Burası önemli insanların ağırlandığı özel karşılama odasıydı.

Dokuz kentten oluştuğu düşünülen Anu Karakum uygarlığına ait olan bu yerleşim yerlerinde
10 binlerce insan yaşıyordu.
5 bin yıl önce arklarla sulanan kentler arasında kalan topraklarda tarım yapılıyordu.
Araştırma yapılan ikinci kentte, başından beri arkeologlar tuhaf olaylarla karşılaşıyorlardı. Duvar kenarlarına gömülmüş küçük hediyeleri olan onlarca küçük çocuk iskeleti bulunuyordu. İskeletleri inceleyen antropolog Oraz Babakov kurban edildiklerine dair hiç bir ize denk gelmedi.
Bu çocukların bir kısmı hastalıktan, bi kısmı da doğduktan sonra ölmüşlerdi.
Küçük yaşta ölmelerinden dolayı mezarlığa gömülmediklerini ve evin kenarına ne amaçla gömüldüklerini nasıl anlayabiliriz ki !!!
Arkeolog ve antropologlar için bunun yanıtı kolaydı.
Burası ilk terkedilen kentlerdendi, çevredeki köy ve uydu semt sakinleri terkedilmiş bu kenti çocuk mezarlığı olarak kullanmışlardı.
Yatak değiştiren Murgap nehri kentlerden uzaklaşıyordu. Tarım alanlarında fazla ürün üretilemediği için zanaat ve tarımla uğraşan insanlar göç etmek zorunda kalmışlardı.
Yavaş yavaş kentler boşalıyor, tarım alanlarını besleyen arklar bakımsızlıktan işlevini kaybediyordu. Bentlerinden oluk oluk akan suların yerini kum ve toprak dolduruyordu.
M.ö. 1.700 yıllarında, arda kalan insanlar sadece ticaretin yapıldığı merkez kentte toplanmışlardı, burada bin yıl daha kaldıktan sonra, Anu, Karakum Göksuri uygarlığının son sakinleri olarak, onlar da M.ö. 700'lü yıllarında tamamen Karakumu terkedeceklerdi.
Karakum'un son kağanı Victor İvanoviç Sarianidi'nin bulduğu kalıntılarda Gabriele Rossi Osmida'nın önderliğinde Türkmen bilim adamlarının yıllarca süren çalışmaları sayesinde Anu Karakum Göksuri uygarlığı gün yüzüne çıkarılmıştı.
Yapımcı Marc Jampolsky, "Karakum vaha kentleri" isimli belgeseli 2007 yılından itibaren Avrupa geneline şifresiz yayın yapan, Almanya ve Fransa devletlerinin ortak oluşturdukları sanat ve bilim Tv'si olan ARTE televizyonunda dönem dönem yayınlandı.
Marc Jamposky'nin Karakum yapıtı Rus tv'lerinde de gösterilmişti.
Son kullanma tarihleri geçmiş üçüncü sınıf uftan puftan oluşmuş eski belgeselleri her ay tekrar tekrar yayınlayan Türk ulusal Tv'leri Türklerin 40 bin yıllık geçmişlerinin anlatıldığı bu muhteşem uygarlık üzerine yapılmış bu belgeseli nedense hiç biri gösterime almıyor,
görmemezlikten geliyorlar !!!
Ne yapılırsa yapılsın, ne edilirse edilsin, tarihi gerçekleri bir müddet gizleyebilirler ama 40 bin yıllık Türk tarihi asla yok edemezler.
Sonuçta Karakum bulguları kalıplaşmış eski çağ bilgilerini tabularını alt üst etmişti.
5-6 bin yıl önce insanlar neler söylediler, neleri söyleyemediler !!!
Neleri hayal ettiklerini öğrenmemiz için Anu'ya, Karakuma daha çok yolculuk yapmamız gerekiyor.
Karakum daha sırlarının hepsini vermedi, sadece gösterdiklerini biz görebiliyoruz.
40 bin yıllık gizem dolu sırlarıyla Anu hala insanlık tarihini yeniden yazacak sevdalılarını, özellikle de torunlarını bekliyor.
