Gılgamış destanına dair.

Gılgamış destanına dair.

İnsanlığın ilk destanı olan Gılgamış destanı ilk olmasına rağmen insanlık bir daha bu destan gibi olağanüstü öykülerin anlatıldığı, içerik olarak insanı hayrete düşüren, içine alıp sürükleyen bir destan yaratamamıştır.
İsrail oğulları birçok denemelerine rağmen, hatta Sümer kaynaklı Babil anlatımlarını kendilerine uyarlasalar da Gılgamış destanı gibi bütün uygarlıkları etkisi altına alan bir destan çıkaramamışlardı.
Bütün insanlığa ulaşan bu destan birçok ulusun inançsal olgularına, efsanevi kahramanlıklarına ve destanlarına esin olmuş, eski Yunan ve Roma gibi öncü uygarlıkların da tanrılar panteonunun yaratılmasında temel kaynağı oluşturmuştu.

Gılgamış destanının çevirisini yapanlardan Prof. Landsberger Nazi Almanyası dönemindeki baskılardan dolayı ülkesini terketmek zorunda kalmış, bir süre de Ankara üniversitesinde ders vermişti.
Asurlular konusunda uzman kabul edilen Landsberger'in Gılgamış destanı çevirilerinde ilk bakışta muallak tanımlamalarla karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz.
Gılgamış'ın bir zamanlar Sümerlerin Uruk kenti kağanı olduğunu, Kirşh kenti kağanı Agga'ya karşı savaştığı Sümer yazıtlarında anlatılmaktadır.
Sümer yazıtlarında Gılgamış'ın tarihsel bir kişilik olarak gösterilmesini Akad ve Hititlere ait Hatuşa kenti yazıtlarında pek göremiyoruz.
Sümer yazıtlarının aksine Akad diliyle yazılan yazıtlarda Gılgamış, olağanüstü güçleri olan Uruk kralı olarak çeşitli tanrılarla arasında yaşananların öyküsü edilmişti.
Gılgamış destanını yazan ozan, Sümer yazıtlarından çıkmış, halkın dilinde dolaşan bu öyküyü, şiirsel, masalımsı bir dille, tümüyle serbest bir yöntemle Gılgamış'ın sonsuzluk yaşamı arama öykü destanını yaratmıştı.
Sümerlerden sonra yazılan yazıtlarda "tanrılar" olarak konusu edilen kişilerin bazıları Sümerler zamanında kağanlık yapmış tarihsel kişilerin sonradan değişik isimlerle tanrılara dönüştürüldüğü gibi bazıları da doğa olaylarına hükmeden kişiler olarak verilmişti.
Tabii ki Gılgamış destanında anlatılan destansı öykülerin gerçekliğinin tamamını bilmemizin olanağı yok, sonuçta bir destan bu, insanüstü efsanevi olayların anlatılması gayet doğal. Bu destanın oluşmasının temeli Sümer yazıtlarından esinlense de, Akad ve Hititli olduğu düşünülen ozanlarca olaylar abartılı bir biçimde, şiirsel bir dille fantastik öykülere dönüştürülerek anlatılmıştı.
Bu nedenlerden dolayı anlatılan öykülerin gerçek anlamlarını öğrenmemizin zor olması, bu destanda isimleri konusu edilen kişilerin kimler olduğunu, gerçekte konumlarının neler olduğu ve nerede nasıl yaşadıkları konusunda bilgiler edinmemize engel değildir.

Prof. Landsberger'in Gılgamış destanını çevirisinden alıntı;
"Landsberger bilgi notu olarak E-Anna mabedini, aşk tanrıçası İştar tapınağı olarak vermektedir."

Baştan belirtmekte, defalarca tekrarlamamızda yarar var. "Uruk" soy, sop anlamlarıyla Türkçeye uyruk olarak evrilmiş kadim Türkçe bir tanımlamadır.
Üstelik "E-Anna" mabedi Sümerlerde sonsuz maviliğin tek tanrısı Dingir An mabedidir. "E" tabiri Sümercede "Ev" anlamına gelmektedir. Anna ise günümüz Türkçesinde kullandığımız "Ana" anlamına geldiği gibi, Dingir An sıfatları olarak da verilen, aynı anlamlara gelen An/Anu/Anna olarak gök yüzü anlamına da gelmektedir.
Malesef Landsberger "Anna Evi/ tanrının Evi " mabedini Akadlarda İştar isimli aşk tanrıçasının tapınağı olarak vermektedir.
Anu, Karakum uygarlığında tanrı "Anu" heykelciklerinde tanrının bir ana gibi merhametli, şefkatli olmasından dolayı "kadın" olarak betimlenmesi onu aşk tanrıçası yapmaz.
Çünkü kadın sözcüğünün Türkçe kök anlamı kusursuz, saf güzelliktir, sevgidir, şefkattır. Kadın anadır, evlatlarını koruyup kollayandır. Bu nedenle Karakum'da ve Sümerlerde Tengri, kusursuz güzellikte olmasının yanında bir ana gibi koruyup kollamasından dolayı "kadın" olarak betimlenmişti sadece. Türkçe Kadın/Gadın sözcüğü hala günümüzde bile küçük kız çocuklarımızı gadın kızım, güzel kızım diye sevgimizi gösteren sözcük olarak dilimizde yer edinmiştir.
Kusursuz güzelliğin ifadesi olan bu sözcük, kadının ana da olmasından dolayı Türklerde daha da anlamlı kılınmış ve yüceltilmiş, aynı tanrı gibi şefkatli, merhametli kutsal varlık olarak görülmüştü.
Türklerin Tanrı'yı bir ana gibi şefkatli ve koruyucu gibi göstermeleri kadına verdikleri değeri de gösterir.
Kadının değerli bir varlık olduğunu Araplar ancak İslamiyetle tanıştıktan sonra az da olsa öğrenmeye, anlamaya başlamışlardı. Günümüzde ise eski cahiliye anlayışını yaşatan Arapların ve Arap takipçiliği yapanların kadına verdikleri değer de ortada.
Hristiyanlık ise kadını M.S. 1000 yılına kadar ruh taşımayan pislik, köle olarak istenildiğinde dövülmesinde, işkence ve tecavüz edilmesinde bir sakınca görmemişti.
İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'da ortaçağın bitimi, yeni çağın başlangıcı olan 1452 yılında kilise kadınında bir ruh taşıyabileceğini ancak bu tarihten sonra kabul etmek zorunda kalmıştı.

Konumuza dönersek Uruk'ta bulunan "E-Anna" tapınağı kadına verilen değeri de gösterir. Sümercede "An" sözcüğü gök, evren, evrenin hakimi tanrı anlamına da gelmektedir.
Çeviriyi yapan Landsberger bu mabedi hiçte alakası olmayan Akadların İştar adında aşk tanrıçasının tapınağı olarak göstermektedir. Oysa İştar bin yıl sonra Sümeri İn-Anna'nın Akadlarda aşk tanrıçasına dönüştürdükleri Dingir An'nın kağanı Dumuzi'nin eşinden başkası değildir.
İsmin sonunda "An na" eki vardır.
Bu ek olmasından dolayı İn Anna'nın cinselliği simgeleyen bir tanrıça olması bize göre doğru değildir.
Sümer isim ve tanımlamalarında "Ana, Anna, An" sözcüklerinin çok olması ve tanrıya atıf isimler kullanmış olmaları bu insanları cinsellik simgeleri yapmaz. İn Anna Babillilerde İştar, eski Yunanda Afrodit, Roma'da Venüs olarak aşk tanrıçasına dönüştürülmüştü sadece.
40 bin sene öncesine dayanan anlatımlarda öyküsü edilen Karakum ve Sümer damga yazıtlarında Atana/Etena bereket Tanrıçası elinden yaşam suyunu alması sevgi ve aşkı simgeler, fakat cinselliği simgelemez.

Prof. Landsbergerin Gılgamış destanından alıntı:
Girdiğim tozun evinde, yüksek rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor. Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler oturuyor, Etana oturuyor, Sumukan oturuyor, Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı belirtiliyor.
Dipnot: Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir. Sürü ve çobanların tanrısı.
(Prof. Landsberger)

Prof. Landsbergere göre Etana, insanlarla hayvanların beraber yaşadığı bir dönemde çobanlara krallık etmiş bir tanrıdır.
Ne yazık ki Landsberger yine yanılmakta.
Anu Karakum silindir damgalarında anlatılan öykülerde Atana/Etana'nın bir tanrı olmadığını defalarca vermemize gerek yok.
Anu Karakum ve Sümer uygarlıklarında takip edilen kağanlık süreci Atana/Etena'dan Ziusudra'ya (Nuh), Sümeri İbrahim'e, buradan da Babil efsanelerini din yapan Yahudiliğe, oradan da İslam'a geçmişti. Nuh'un öyküsü Sümer yazıtlarında bilge bir kişilik olarak anlatılmaktadır.
Sümer yazıtlarında bile ilahi gücü olduğuna dair bilgi verilmeyen, insanların seçkini anlamına gelen Sümerce NU sıfatlı Ziusudra'ya Dingir An'nın altında bir tanrı olan Enki, büyük bir tufan olacağını önceden haber etmiş ve bir gemi yapmasını söylemişti.

Yakın dönem sayılabilecek damgalarda tanrıça arasında geçen olayları inceleyen, Anu Karakum uygarlığını gün yüzüne çıkartan İtalyan arkeolog Gabriele Rossi Osmida, bu damgalarda anlatılan öykülerin çok eskilere dayandığını ispatlamak için büyük, devasa kent ve mezarlık kalıntılarında Atana heykelciklerinin olduğu kanısına varmıştı.
Bu savını kanıtlamak için araştırmalarını Atana/Etana üzerine yoğunlaştıran Gabriele Rossi Osmida, sonunda Atana/Etana'ya ait, 10 binlerce yıl öncesine ait birkaç heykelcik bulmuştu.
Bu şu anlama geliyordu: 40 bin yıl öncesine kadar anaerkil bir toplum yapısında olan bu uygarlık, Atana'nın kağanlık ünvanını almasından sonra ataerkil bir yapıya doğru evrildiğini gösteriyordu.
Anu Karakum uygarlığının son dönemine (5 bin yıl önce) kadar kullanılan, kadın olarak betimlenmiş tanrıça heykelcikleri, bu insanlarca mezarlarda ölülerin baş uçlarına ve yaşadıkları konutların baş köşelerine konulmaktaydı.
Tanrıça heykelciklerinden hariç hiçbir kişi veya insan heykelciğini mezarlarında kullanmamışlardı.
Sadece binlerce yıl öncesinden kalma Etana/Atana heykelcikleri vardı. O dönemler silindir damga öykülerinde anlatılan inancın ilk kağanı, en önemli kişiliği tanrıça ile iletişimi olan bir insan olarak gösterilmişti.
Günümüz arkeolog, antropololog ve konumlarında uzmanlaşmış bilim insanlarının geneli de Atana/Etana'yı insanlığın ilk kağanı/kralı olduğunu kabul ederler.

Prof. Landsberger'in Etana'yı hayvanlarla yaşayan insan olarak çobanların tanrısı tanımlamasını anlamak mümkün değil. Atana'yı bu kadar basite indirgiyor olması anlaşılır gibi değil.
Tanrıça elinden neslini devam ettirebilmek için yaşam suyunu almış, anaerkil dönemin bitişi ve ataerkil bir yapıya evrilmeyi simgeleyen kağanlık geleneğinin ilk kişiliği Atana/Etana'ya çobanların tanrısı gibi tanımlamayla basite indirgemek Landsberger gibi bir bilim insanına yakışmıyor açıkçası.
Prof. Landsberger Gılgamış destanında anlatılan doğaüstü olayları ve bu efsanelerde anlatılan kişilerin Akad ve Hitit anlatım verilerini örnek alıyor olmalı. Sümerlerin ve Sümerce olan bu kişi ve tanımlama anlamlarının yerine, daha sonra yazılan Gılgamış destanındaki anlatımları önemsemiş diye düşünüyorum...
Yaşadığı zamanda henüz Anu Karakum isimli Sümerlerden de eski, Sümerlerin göç ettikleri ileri bir uygarlığın gün yüzüne çıkmamış olması o dönem bilim insanlarını bazı yanlış algılara itmiş olmalı...
Gılgamış destanında "Gılgamışın kalkıp Ea'nın E-absu evine gitti" dip notunda Landsberger "Absu"yu yeraltında bulunan tatlı su okyanusu olarak çeviriyor.
Sözcük anlamı ise "Ab" Atana'nın tanrıça elinden aldığı, kağanlık devamını sağlayacak yaşam suyuna vurgudur. "Absu" Fransızca ve İngilizcede Abysse tanımlamasına da köken oluşturmuştu. Abysse sözcüğü okyanusların en derin çukurları anlamına gelmektedir. Sümercede ve günümüz Türkçesinde de kullandığımız "ab-su" sözcüğü bilim diline okyanusların 6 bin metre derinliği anlamına gelen Abyssopegial, denizin 200 metre derinliği altında yaşayan canlı türlerine Abyssale olarak girmiştir.
James Cameron'un 1989'da nükleer deniz altı macerasını anlatan filminin ismi ise Abyss'dir.
Kök anlamları ve kanıtlarıyla Turani dillerde benzerliği olan sözcük nasıl olurda Hint-Avrupa dil ailesinden Yunanca kökenli bir tanımlama olarak gösterilir anlaşılır gibi değil.
Batı Avrupa kökenli dil bilimcilerinin tahrifat ve saptırmalarıyla sürekli gerçeklerin üzeri örtülmek istendiği görülmekte.
Ama ne yapılırsa yapılsın, gerçekler bir süre gizlenebilir ama asla yok edilemez.
Çağımız Türkçesinde bile kullandığımız kıl ve kamış sözcüklerinden ismini alan Sümeri Gılgamış, destanı olgu ve isimlerinin diğer uygarlıklara nasıl girdiğine örnek bir sürü kanıtlar vardır.
Bunlardan bir tanesi, Gılgamış destanında Gılgamışın göksel yolculuk ederek gezegenleri dolaştığı anlatılmaktadır.
Öyküde Gılgamış Mesh gezegenini ziyaret eder. Bu ad eski Yunanda Her"mes(h)"e Romalılarda Mercure dönüşmüştür.
Gılgamış'ın gezdiği gezegen Hinduizmde Ganeş olarak hırsızların tanrısı ismini alır.
Bunlar birbirlerinden farklı uygarlıklardır fakat ana kaynakları aynıdır. Gılgamış hastalıkları ve ölümü yok etmek isteyen birisidir.
Gılgamış isminin Gamış ekinden ismi verilen gezegeden ismini alan diğer uygarlık insanlarının temel özellikleri de aynıdır, hepsi şifacı hekimlerdir !!!

Burası daha önemli.

Kur'an'da konusu edilen Zülkarneyn anlatısı tamamen Sümerli Gılgamış ile benzerlik göstermektedir.
Kur'an'da "Sana Zülkarneyn’den soruyorlar" yazıyor.
Demek ki bu efsanevi kişi o zamanki insanlar tarafından bilinen efsanevi biriymiş ki eski destanlarda konusu edildiği için sormuşlar. 
Kur'an'da Zülkarneyn’in özellikleri;
İktidar, hâkimiyet, hedeflerine ulaşmak için akıl, ilim, kuvvet ve idarecilik gibi vasıflar ve imkanlarla donanımlı.
Uruk kentinin kahraman ve efsanevi kralı, ölümsüzlüğe ulaşmak için her türlü savaşa ve arayışa giren, ormanların dev varlığı Humbaba'yı öldüren, adına destanlar yazılan bilge kişilik, yarı tanrı Gılgamış gibi fakat
Gılgamış'ın yazıtlardaki özellikleri, Kur'an'daki anlatıdan daha kapsamlıdır.
 
Önemli ayrıntı:
Tanrılara hizmet etmesi için insanı ölmüş bir tanrı kanıyla yoğrulmuş çamurdan yaratan Tanrı Enki anlatısında insanların çok uzun yaşadığı ve çok gürültü yaparak tanrıları uyutmayıp rahatsız ettikleri ve kızdırdıkları çeşitli çivi yazıtlarında anlatılır.
Birçok defa insanları yok etmek için hastalıklar ve felaketler gönderilmesine rağmen insanlar yine çoğalmış ve rahatsızlık vermeye devam etmişler.
(Kur'an'da Allah'ın çeşitli felaketler ile bazı kavimleri yok ettiği anlatısı ve insanın tanrıya hizmet etme olgusu da Sümer kaynaklıdır)
Kendi yarattığı, çocukları gibi gördüğü insanların yok edilmesini hazmedemeyen Enki, tanrılar toplantısında itiraz etse de baş Tanrı Dingir An insanların tamamen yok edilmesi kararı alır fakat Enki gizlice dostu Zisudra'ya (Akad'larda Utnapiştim) bir tufan olacağını ve kurtulması için gemi yapma haberini ulaştırır. (Kur'an'da da benzer şeyler yazıyor, Kur'an'da tufan olacağını Nuh'a Cebrail haber veriyor)
Sümerli Zisudra'nın aslında İbrani inançlarda Nuh peygamber olduğunu artık herkes biliyor ve Kur'an'da Nuh'un uzun ömürlü olduğu da yazıyor.
Sümer yazıtlarında ise Gılgamış tufandan kurtulan ve tek uzun ömürlü, ölümsüz insan Zisudra'dan ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için onunla görüştüğü anlatılır.
(Kur'an'daki Nuh'un uzun ömürlü olma özelliği ve anlatısı da Sümer ve Babil efsanelerinden alınmıştır, İncil'de ise tufandan sonra insan ömrünün kısaldığı yazar)
 
Kur'an'da Zülkarneyn güneşin battığı yere ulaşır, Sümer kaynaklı anlatı ise şöyle;
Ölümsüzlüğü hak eden bir kahraman olmak ve tufanın kahramanı Zisudra'ya ulaşmak için Gılgamış, Göksel boğayı öldürmesi ve yanma tehlikesi olsa da güneşin kapısından geçmesi gerekiyor.
(Zülkarneyn güneşin battığı yere, Gılgamış güneşin kapısına ulaşıyor)
 
Sümer anlatısında Gılgamış akrep insanlar tarafından korunan güneşin kapısına ulaşması için Mishu dağlarını bulması ve aşması gerekiyor.
Kur'an'da ise güneşin battığı yere ulaşan Zülkarneyn azgın bir topluluk buluyor, (bu topluluk Gılgamış anlatısında güneşin kapısını koruyan akrep insanlar).
 
Kur'an Kehf suresi 93.
Nihayet karşılıklı iki büyük set gibi yükselen dağların arasına ulaşınca, onların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayacak kadar konuşma bilmeyen bir topluluğa rastladı.
Bu ayet tamamen Gılgamış'ın yolculuğunun kötü bir kopyasını anlatıyor.
Gılgamış, güneşin kapısına ulaşmak için Mişhu dağlarını aştıktan sonra güneşin kapısını koruyan akrep insanlarla karşılaşıyor.
 
Kehf suresi 94.
Onlar: “Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc dediğimiz hak hukuk tanımaz kabileler, iki dağın arasındaki şu geçitten bize sürekli saldırarak bu ülkede bozgunculuk yapıp duruyorlar.”
(Yecüc - Mecüc denen bu varlıklar çeşitli dinlerde, mitolojilerde ve kültürlerde cüceler veya dev, şeytan, kavimler olarak betimlenir. Kur'an'da her anlatı kopuk ve eksik olduğu için "onlar" diye şikayet edenlerin kimler olduğu da yazmaz.)
 
En eski Sümer yazıtlarında ise şunlar yazıyor;
Tanrıça İn-anna, göksel boğayı hapseden Gılgamış'a kızgındır.
İn-anna, babası baş tanrı Dingir An'dan göksel boğanın serbest bırakılmasını ister.
(Tanrıya eski Moğollar Dengere An, eski Türklerin Tengri An dediklerini belirtmeden geçemeyeceğim.)
Gılgamış bir ziyafetteyken çalgıcısı, dev bir varlığın Uruk kentini yakıp yıktığını ve felaketin haberini verir.
Dev varlıkla savaşmaya giden Gılgamış, arkadaşı Enkidu'nun da yardımıyla dev varlığı etkisiz hale getirir ve büyük bir çukur kazarak bir daha çıkmaması için oraya gömer, hapseder. Kur'an'da ise iki dağ arasına demir bir set çekilerek Yecüc ve Mecüc'ün hapsedildiği anlatılır. Gılgamış yazıtları ve Kur'an'da da bu Yecüc-Mecüc'ün devasal bir dev olduğu anlatılır.
 
Görüldüğü gibi Zülkarneyn hikayesi tamamen Sümer kaynaklı Babil efsanelerinden alıntılanma ve kötü bir biçimde İslam'a uyarlanmadan ibaret.
O dönem Muhammed'in kulaktan dolma yarım yamalak ve kötü betimlemeler ile anlattığı öykülerin aslını ve gerçeğini biz ondan daha iyi biliyoruz.
Bir de Zülkarneyn diğer İslam peygamberi gibi İsrail oğullarından değildir, Tevrat'ta da konusu geçmez.
Asırlardır dilden dile anlatılan meşhur Gılgamış efsanesini Muhammed'e soruyorlar, o da yalan yanlış bildiklerine eklemelerle Gılgamış'ı Zülkarneyn peygamber yapıyor ve İslam'a uyarlıyor.
 

Fikirsel olarak eleştirdiğim, araştıralarından çok bilgilendiğim Landsberger'in hakkını vermezsek bilim adamına gerçekten haksızlık yapmış olurum.
Prof. Landsberger'i, Akad ve Hitit yazıtlarındaki sözcüklerin Sümer yazıtlarında da olmasını ilk baştan bu tanımlamaların Sümerce olmayan sözcükler olarak nitelendirilmesi de yanıltmış olabilir.
Landsberger, Sümer yazıtlarında geçen olguların Hitit ve Akad yazılarında da olması nedeniyle Sümerce olmadığı iddia edilen bu sözcükler üzerinde bir çalışma başlatır.
Dilsel yöntemleri kullanarak konu üzerine yoğunlaşan Landsberger, Hitit ve Akad dilinde de olması nedeniyle Sümerce olmadığı, Hint-Avrupa dil ailesine ait olduğu iddia edilen 166 sözcüğün yaşadığı zamanda konuşulan Türk diline ait sözcükler olduğunu kanıtlar.
Şimdi kendinize şöyle bir soru sorabilirsiniz.
Ön Sami dili Akad diliyle yazılmış yazıtlarda yoğun ön Türkçe sözcüklerin, İbranice ve Arapçayı da oluşturan kök sözcüklerin olduğu gerçeği nasıl inkar edilebilir???
Anadoluya 1071'de geldiği iddia edilen Türklerden önce bu Türkçe sözcükleri MÖ 2000'li yıllarından kalma yazıtlara eklemeli yazım özellikleriyle kimler yazdı???
Cevabı ise Landsbergerin tespitlerindedir, tabi görmek isteyip de görebilene.
Bir kısım görüşlerini fikirsel olarak eleştirdiğim Prof. Landsbergerin bu bilgileri gün yüzüne çıkarmasından ve verdiği emeğe saygıdan dolayı fazlasıyla övgüyü hak ediyor. Bilimsel tespitlerinden çok şeyler öğrendiğim Landsberger'e şükranlarımı sunmak baştan insani bir görevdir.
Prof. Lansberger, Gılgamış çalışmasında bir kısmı MÖ 2 bin yılı öncesinde Sümerceden Akad diline çevrilmiş 12'nci yazıttan bahsetmektedir. Bu yazıt Sümerceden bire bir çeviri olduğundan ve Akad diline çeviren kişinin çeviriyi yarım bırakmasından dolayı Landsberger öykü bütünlüğünün kaybolduğu kanısındadır.
Bu yazıtta anlatılan öyküde Gılgamış'ın taht yapmak için kesmek istediği Hulupu isimli ağaçtan söz edilmektedir. Bu ağacın tepesinde kartal ve aslan bileşimi olarak betimlenen "In gugu" isimli ünlü fırtına kuşunun yuvası bulunmaktadır. Ağacın köklerinde ise hiçbir büyünün etkilemeyeceği yılan yuvası vardır.
Bu yazıtta anlatılan olgular, Anu karakum silindir damgalarında anlatılan yılan ve kartal arasında yaşanan anlatımlarla örtüşmektedir.
Sümer yazıtlarında Gılgamış'ın, Hulupu ağacını Tanrı'ya sunmak için taht yapmak amacıyla kesmesi anlatılmaktadır.
Belki de destanda başka ağaçtan bahsedilmektedir, yazıtlarda bu ağacı İn-Anna sel sularından kurtardığı yazar.
İn Anna'nın bu ağaçtan kendine yatak ve bir taht yapmak istediği anlatılmaktadır.
Sümer yazıtlarında yaşam ağacı olan Hulupu'nun bir kısmını Uruka getiren Gılgamış, bu ağaçtan kendisinin ve insanların ölümsüzlüğe kavuşacağına inanmaktadır.
Buradaki ilginç benzerlik Karakum Anu damgalarıyla örtüşmektedir, bu damgalarda yılan ve kartalın ölümsüzlüğü simgeleyen yaşam ağacında yaşamış olmalarından dolayı yazıtlarda aslında Gılgamış'ın bu yaşam ağacını bulmak için verdiği uğraş anlatılmaktadır.
Akad ve Hitit öykülerinde Gılgamış, derince bir kuyunun dibinde bulunan ölümsüzlük bitkisine ulaşır ve bununla ölmüş çok sevdiği, can yoldaşı, arkadaşı Enkidu'nun tekrar dirilmesini amaçlar. Öyküde yaşam bitkisini bir yılan yemiştir. Gılgamış son çare olarak Ziusudra'dan yardım dilese de, yedi gün gaflet uykusuna yatmış olmasından dolayı amacına ulaşamamış, sonuçta Uruk'a eli boş dönmüştür.
Sümer Gılgamış öyküsünde Gılgamış, yaşam ağacını Uruka getirir fakat Dingir An'a sunulmak istenen bu armağanı yer altı cehenneminde yaşayan, kötülüğün simgesi Ereşkigal isimli şeytan kıskanır. Ereşkigal Cehennemden bir çukur açar ve ağacı dallarıyla beraber cehenneme düşürür.
Gılgamışın can yoldaşı Enkidu ağacı getirmek için cehenneme iner lakin başarılı olamaz, orada ölür.
Enkidu'nun cehenneme inmeden önce Gılgamışa önerileri ilginçtir.
Enkidu başına gelecekleri bilircesine Gılgamış'a kutsal olgular karşısında başını eğmelisin öğüdünde bulunmuştur. Burada Enkidu Gılgamış'a tanrının emirlerine uyması gerektiğine, yazgıdan kaçılmayacağına vurgu yapmaktadır.
Yer altı cehennemine inen Enkidu'nun başına gelenler 12'nci yazıtта şöyle anlatılmaktadır; "O zaman Enkidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı, onu cehennem kralının amansız şeytanı yakaladı. Onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp ölmedi, onu yeraltının kendisi öldürdü."
Can yoldaşı Enkidu'yu kaybeden Gılgamış, efsanede o dönem doğaüstü güçleri olduğuna inanılan kağanlardan ve göksel varlıklar olan alt tanrılardan arkadaşının geri gelmesi için yardım ister, yalvarıp yakarır.
O dönem doğaüstü güçleri olduğuna inanılan kağanların, tanrıların hiç birinden cevap alamaz, anlatımda adı geçenlerin sessiz kaldıkları yazmaktadır.
Burada aslında vurgulanmak istenen insanüstü güçleri olduğuna inanılan varlıkların hiç bir şeye güçlerinin yetmeyeceği anlatılmaktadır.
Sümerceden Akadcaya bire bir çevrilen 12'nci yazıt metninde Gılgamış'ın duaları An-nu-na'nın Absu tapınağında kabul edilir.
Nedense çeviriyi yapan Landsberger burada da Absu tapınağını "Ea" tapınağı olarak vermektedir, oysa "Absu" göksel varlık Enki'nin ünvanıdır, Enki Samilerde tanrı Utu'nun güneş tanrısı Şamaş'a dönüştürülmesi gibi "Ea" isimli tanrıya dönüştürülmüştü.
Sonuçta Absu tapınağında duaları kabul olan Gılgamış'a yeraltı cehenneminden bir delik açılır ve Enkidu'nun ruhuyla buluşur, kucaklaşırlar.

Destanda Gılgamış Enkidu'ya yer altında yaşadıklarını ve gördüklerini sorar.
Enkidu'nun yanıtı şöyledir; "Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem! Sana yeraltı dünyasında gördüklerimi anlatacak olursam, sen oturup ağlamalısın, Ve ben de oturup ağlamalıyım.
Ellemekle zevk duyduğun benim güzel bedenimi, şimdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor. Ellemekle zevk duyduğun benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi toprak doludur."

Bir kısmı kırık olmasından dolayı okunamayan yazıtların sonunda Gılgamış'ın Enkidu'ya sorular sorduğu anlaşılmaktadır. Landsberger çevirisinde Enkidu'nun verdiği yanıtlardan yola çıkarak Gılgamış'ın sormuş olabileceği soruları da eklemiştir, sorular ve Enkidu'nun cevapları şöyledir;
- "Sehpaya asılmış olanı gördün mü ?"
- "Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı, çivinin kopmasıyla kurtulurdu."
- "Eceliyle öleni gördün mü ?"
- "Evet gördüm, Gece yatağında uyuyup, soğuk su içiyor."
- "Savaş alanında öleni gördün mü ?"
Evet gördüm, ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için çalışıyor.
Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı gördün mü?
Evet gördüm, Onun ruhu yeraltı dünyasında uyumuyor.
Ruhuyla kimsenin ilgilenmediğini gördün mü?
Evet gördüm. Hayvanlara yedirilen tencere kazıntıları ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir.
Sümer yazıtlarında Gılgamış destanı bu biçimde bitmiştir.
Destanın son bölümünde anlatılanlar ibret vericidir, burada vurgulanmak istenen, dünyanın faniliği ve kimin bu dünyada nasıl yaşadıysa, neyin uğrunda öldüyse karşılığını aynı biçimde öbür alemde alacağı anlatılmaktadır.
Enkidu'nun cehennemde sephada asılı örneği düşündürücüdür.
Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı, çivinin kopmasıyla kurtulurdu.
Yazıtta Enkidu, kişinin işlediği günahtan yaşarken pişman olmuş olsaydı öldükten sonraki öbür alemdeki azaptan kurtulacağını af edileceğini söylemekte!
Gılgamış destanından da anlaşıldığı gibi Sümerlerde de günah ve sevap, yaptığı hatalardan dolayı tanrıdan af dileme olgularının olduğunu görmekteyiz.
Gılgamış'ın Enkidu'ya ruhuyla kimsenin ilgilenilmeyeni gördün mü sorusu gerçekten çok önemli.
Çünkü Sümerlerde ölenlerin arkasından yapılan adakların, edinilen duaların ölen kişinin ruhuna ulaşacağına inanılıyordu.
Turanı halklarda da olan bu gelenek zaman ve mekan gözetmeksizin günümüze kadar ulaşmıştır.
Bizlerde Hak'ka yürüyen yakınlarımızın vefat ettiği gün helvası pişirilir.
Bu Hak'kın rahmetine kavuşmuş yakınlarımızın tatlılıkla öbür aleme yolculuk etmesi içindir.
Bu gelenek bize İslamiyet öncesi Tengrizm inancından gelmektedir.
Tengrizm inancında ölümden sonra yaşama inanılıyordu, ölüm bir son değil, Tengri'nin yanında yeni bir yaşamın başlangıcı olarak görülürdü. Bu nedenlerden dolayı ölen kişinin “yeni yaşamına başlaması” kutlanır, yemekler verilirdi.
Hak'ka yürümüş kişinin arkasından adak, dua yapılmıyorsa ruhunun öbür alemde ızdırap çekeceğine inanılıyordu.
Günümüzde de devam eden bu inanç geleneğinden ötürü ölen kişi adına yapılan okul, çeşme gibi insana yararlı eserlerin kamunun hizmetine ücretsiz sunulması ölen kişinin ruhunun rahat etmesi için yapılmaktadır.
Hak'ka yürüyen kişinin ilk gün helvasından sonra 3'üncü, 7'nci, 40'ıncı günlerinde verilen yemek, yılında da verilerek vefat eden kişiyi dualar eşliğinde anarak rahat ettirdiğine inanılır.
Bazı arabizm hayranı, inançlarını Emevi uydurması hadisler üzerine inşa eden insanlar bu geleneği şamanizme bağlayarak, İslamiyette yok böyle bir şey, bu paganizm diye kestirip atmaktalar.
Belirli günlerde dostlarla yenilip içildikten sonra Hak'ka yürümüş insanların ruhlarına armağan edilen dualardan neden insanlar rahatsız oluyorlar!
Bu gelenek Tengrizm inancında ta ezelden beri vardı, günümüzde de var.