Kurganlar ve Kutup Yıldızının inançsal anlamları.

Kurganlar ve Kutup Yıldızının inançsal anlamları.

Türklerde, Tanrı Göklerde bulunan görünmez ruhtu. Tanrı gökten ve dünyadan yüceydi, O uluydu , ulaşılmazdı. Bu nedendenlerden dolayı eski Türkler O'na "sonsuz mavi gök" "sonsuz mavilik" anlamına gelen "An" dediler.
Altaylar da başlayan inanç  ve örfsel gelenekte Türkler ilk dönemlerde ölülerini yabani kartal ve kuşların cesedi yemeleri için yüksek bir yere koyarlardı. Bazende ölüler çürümeden kusların yemeleri için cansız bedenin etrafında ateş yakarak, yırtıcı kuşların gelmesini sağlarlardı.
O dönemlerde Türklerde ölen kişinin bedenini kuşlar veya başka bir hayvan yerse ruhunun o hayvanda yaşayacağı inancı vardı.
Daha sonraki zamanlarda Türkler ölülerini toprağın altına, korunulan yer/korunak anlamına gelen  kurgan dediğimiz mezarlara gömmeye başladılar. Kurgan türü mezarlıklar Altay kökenli Türk/Tur"An"lı lara özel ölü gömme biçimidir.
Turan sözcüğünün anlamı gerçekten muhteşemdir, bu sözcüğün içinde An sözcüğü vardır. Turanı sözcüğünün anlamı An'a inananlar, An'lılar/Anu'lular anlamları içermektedir.
Bu sebeplerden dolayı Türki halkların ortak ismine Tur"AN"lılar denilmişti.
Eski Hint-İrani dili olan Zend diliyle yazılmış Zerdüslük inancı kitabı Avesta da bile Türklere " Hızlı Atlı Tur"AN'lılar" denmişti.
Eski çağlarda kurganlar Turanı halkların yaşadıkları bölgeyi gösteren sınır taşaları gibiydiler.
Gezgin ve tacirler yolculuklarında kurganları gördüklerinde oraların Turanı halkların yaşadıkları bölgeler olduğunu bilirlerdi.
Pazirik kurganları, mö 3-6 yüzyıllarda İskitlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştü.
Sipova kurganları Hun'ların yaşadığı Volga bölgesinde ve Avrupa Hunları dediğimiz Macaristan bölgesinde olan kurganlardır.
Noin-ula kurganları Moğolistanın kuzeyinde olan kurganlardır.
Esik kurganları, Kazakistan da bulunmaktadır , bu kurganlar İskit/Sakalar gibi Türklerden kalma kurganlardır.
Görüldüğü gibi Türkler nereye gittilerse oraya kurganlar yaparak ölülerini gömmüşlerdi.
Fransızlar, Fransızca tümülüs anlamında olan kurgan sözcüğünün kök anlamını hiç bir delil ve kaynak göstermeksizin Rusça olarak verirler. Söylede saçma bir iddiada bulunurlar; "Kurganlar galiba Hint-Avrupa dilini konuşan milletler tarafından yapılmıştır".
Çekinmeseler Tur-AN-lı halkların tamamını, Hint-Avrupa dilini konuşan uluslar yapacaklar.
Bu tür garip, çarpık, gerçeği yansıtmayan anlamsız bilgiler veren Fransız dil bilimciler doğal karşılanmalı.
Tümülüsün latince kökenli bir tanımlama olduğu iddiasinda bulunan Fransızlar, kurgan tanımlaması karşılığı dedikleri "tümülüs" sözcüğü ile ilgili, şöyle bir tanımlamada bulunuyorlar; " Eskiden toprak ve taştan anıt olarak yapılan mezarların üzeri  piramitler gibi tümsek biçimine getirilmekteydi."diyorlar. Yani kısacası Türkçe "tümsek" demek istiyorlar.
Fransızlar Altaylarda üzerleri tümsekleştirilmis en eski kurganların olmasını ve Türklerin yaşadıkları bölgelere kurganlar yapmış olmalarını görmemezlikten gelerek bu tür yapıları uydurdukları benzetmelerle Hint-Avrupa dilini konuşmuş uluslara mal etmektedirler.
Oysa Tümsek/Tümülüs Latincede "conüs" eski yunancada "konos" sözcükleri ile tanımlanıyor, meyilli, tümsek anlamına geliyordu.
Fransız dil bilimcileri,tümülüs tanımlamasının Türkçe tümsek anlamına geldiğini ve bu sözcükten türediğinden galiba habersizler.
Tabiki bu tür hataların ve çarpıtmaların hepsinin bilinçlice yapıldığı iddiasında değiliz.
İnsanlığa katkı sunmak için insan üstü çaba sarf eden Fransız dil bilimci, arkeolog ve antropologlar sayesinde bizlerde gerçek bilgilere ulaşmaktayız.
Bu insanların geçmiş tarihte yaşamış uygarlıklar konusunda yaptıkları araştırma ve verdikleri uğraşları taktirle karşılıyoruz.
Bazı konularda tarihi bilgilere ulaşılmamış olması bazen bu insanlarında yanlış bilgiler vermelerine neden olmuştu.
Aslında buna hatada denilmez, bu insanlar ellerindeki verilere göre bilgiler vermişlerdi.
Sümerlerin göç ettikleri kadim Türk yurdu karakum da gün yüzüne çıkarılan kalıntılar buna en güzel örnektir.
1970 yılında Rus arkeolog Victor İvanoviç Sarianidi'nin (Türkmenler İvanoviçe Karakum'un son kağanı diyorlar) ilk kalıntılarını bulduğu Anu,karakum kentleri, Türkmenistan devletinin ve İtalyan arkeoloji araştırma enstitüsü Ligabue vakfının katkılarıyla başlayan çalışma, arkeolog Gabrile Rossi Osmida ve Rus, Türkmen, İtalyan bilim insanlarından oluşan takımla 10 yıl süren araştırma yapmışlardı. 2004 yılında son bulan araştırmalarda  burda yaşamış insanlar konusunda tam bir bilgiye ulaşılmıştı.
Karakumda çalışmalarda bulunmuş bilim insanları ve bu çalışmaları yakından takip eden diger bilim adamlarının ortak görüşleri "şimdiye kadar tüm bildiklerimizi tekrar gözten geçirmeliyiz"  olmuştur.
Esastanda Karakum hala ayakta duran kent ve mezarlıklarıyla  muhteşem bir uygarlıktı. Gabriele Rossi için Karakum uygarlığı 40 bin yıl öncesine dayanan tarihiyle bronz çağında olmasına rağmen yakın tarih eski Yunan uygarlığına eşdeğerdi.
Bu uygarlıktan kalma eserlerden edinilen bilgiler, şimdiye kadar yazılan tarih bilgilerini alt üst ediyordu.
Kısaca bir örnek vermek gerekiyorsa buna küçük renkli taşlarla  görseller yapılan mozaik sanatı örneğini gösterebiliriz.
Fransız ansiklopedilerinde bir kısım Fransıza göre mozaikin tarihi  Mö 200-300 yıllarına dayanmaktadır.
Karakum uygarlığı yeni keşfedildi, buradaki küçük çapta yapılmış mozaiklerden haberdar olmamış olmaları doğal karşılanır ama nasıl olurda Sümerlerin Ur kentinde M.ö. 2500-3000 yıllarından kalma mozaikleri görmezler !!!
Aslında ansiklopedik bilgiler veren bilim insanları bu tür araştırmaları takip etmeliler. Yeni bilgiler edindikçe eski yanlış bilgileri değiştirerek düzeltmeler yapmalıdırlar.
İnsanları yanlış yönlendiren bu tür bilim insanları nedense genellikle Fransızlardan çıkmakta.
Türkiyede sözde  araştırmacıların bir çoğuda Fransızları aratmamakta ama neyse, bu apayrı bir konu.
Neysekine karakum'un son kağanı Victor İvanoviç, Gabriele Rossi Osmida,Verdi Muradov, Samuel Noe Kramer, Landsberger,Muazzez İlmiye Çığ gibi ismini sayamadığımız bir çok Türkmen, İngiliz, Alman ve diğer uluslardan olan bilim insanlarının çabaları sonucu gerçek bilgilere ulaşmaktayız. İngiliz ve Almanlar ise Fransızların aksine kurganlar ile ilgili Rusca da kurgan, Ukranyaca da kurhan, Beyaz Ruslar da kuryan olarak Türkçe kökenli  sözcük olduğu bilgisini vermektedirler.
Bu bilim insanları kurganların ilk defa Altaylarda ve Altaydan göç eden insanların yaptığı bilgisini dürüstçe vermektedirler.
Esastanda bronz çağından önce mö 5 bin yılının çağı olan bakır çağından kalma en eski kurganlar Altaylarda bulunmuştu. M.ö. 5 bin yılları, bakır çağında orta asya Samara uygarlığında at'ın evcilleştirildiği tarih olarakta verilmektedir.
İlginç olan ise Sümerlerin kurduğu mezopotamya uygarlığından ismini alan Irakın bir kentinin ismininde Samara olmasıdır.
Samara tanımlaması günümüzde Sümere sözcüğünün değişik söylemidir. Ön Türkçe olan bu tanımlama, Altaylar da merkez/zirve anlamına gelen ataların ruhlarının dolaştığına inanılan üç Sümer dağının ismidirde.
Samarkand(Sümerkent) kentinin ismide kadim Türkçe bu sözcükten gelmektedir.

Anu Karakum kurganlarının bir kısmı daha geniş ve görkemliydi, bunlar soylulara veya kağanlara özeldi.
Bu mezarların bir kısmında inançsal olarak saygın kağanlar olduğunu düşündüğümüz kimliklerin mezarlarında, yaşamlarında kullandıkları  araç gereçlerle beraber  bazılarında 10 binlerce yıl öncesinden kalma pişmiş topraktan yapılmış Tengri heykelciğide konulmuştu.
Mezarlarda bulunan tarak, süs eşyaları, koku kavanozları, boya süreçleri, bu insanların özel günlerinde insanlar karşısına temiz ve bakımlı çıktıkları gibi öldükten sonrada Tengri'nin karşısına güzel kokularla bakımlı ve temiz çıkma isteklerinden kaynaklanmaktaydı. Araç gereçler ölen insanın öbür yaşamında kullanacağı düşünülen gereksimlerdi. Tengri heykelciği ise Tanrı ya olan bağımlılığın bir simgesiydi. Ölmeden önce Tengri onu nasıl koruyup kolladıysa öldükten sonrada öbür yaşamında Tengri'nin kendisini koruyacağına inanılıyordu. Esastanda kurganlardan çıkan Tengri heykelcikleri, Tengri'nin bir ana gibi şefkatli ve kusursuz güzellikte olduğuna inanıldığı için kadın olarak betimlenmişti. Heykelciklerin ince, zarif ve mükkemmel sanatla işlenmiş olmasının yanısıra  bu insanların yaşamda ve ölümde de beden temizliğine önem verdikleri gibi zerafetede çok önem verdiklerini gösteriyordu.
2004 yılında binlerce kişinin yaşadığı kent ve mezarlıkların keşfedildiği Anu karakum uygarlığı kurucuları Göksuriler ölüleriyle beraber gömdükleri takı, boya ve güzel koku kavanozları ise bu insanların Tengri'nin karşısına güzel, düzenli bir biçimde çıkmaya hazırlandıklarını gösteriyordu.

Kağanların ve manevi olarak üstünlüğü olduğuna inanılan insanların kurganları küçük bir ev gibi iki kısımdan oluşmaktaydı.
Bir taraf gündüz, diğer taraf gece için ayrılmıştı. Bu tür kurganların içinde bir ocak ve karşısında birde pencere bulunmaktaydı.
Diğer kurganlarda olduğu gibi bu kurganların sakinlerinin de başları kuzeye dönük ocağın yanına gömülüydüler.
Bu insanlar öldükten sonraki yaşamlarında da Tengri'lerinin koruması altında  önceki yaşamlarındaki gibi huzurlu ve mutlu bir dünyada yaşayacaklarına inanıyorlardı.
Kurgan sakinlerinin başlarının kuzeye doğru olmasının nedeni kutup yıldızına verdikleri inanç geleneklerinden kaynaklanmaktaydı.
Tengri inancında kutup yıldızı göğün kapısı olarak algılanırdı.
Geçmiş çağlardan beri Türkler inançsal anlamlar yükledikleri kutup yıldızına kökleri yerin dibinde olan,Tengri'nin aydınlık dünyasına yükselen demir ağaçta demişlerdi .Uygurlar daha çok saygı göstererek buna Altın kazık demişlerdir.
Türklerin "Demir kazık" veya "Altın kazık" dedikleri kutup yıldızı diğer bütün burçların eksenini teşkil ediyordu. Artık diğer burçlar, onun etrafında dönüyorlardı. Kutup yıldızına en yakın olan burç, Küçükayı takım yıldızı idi. Türklere göre bu burç, kutup yıldızına takılan bir araba oku ile arabayı çeken, iki at idiler. Bunlar bir eksen, bir yörünge üzerinde gök yüzünde dönüp duruyorlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı takım yıldızı da, 7 kurt veya 7 vahşi köpek idiler. Onlar da bu iki atı yemek için, gökte onları kovalayıp dönüyorlardı. Fakat Demir kazığa, yani Kutup yıldızına demir zincirlerle bağlandıkları için, onları tutamıyordu. Zincirlerini kopartıp atları tutmuş olsalardı, dünyanın sonu gelecekti. Kırgız Türkleri bunu demekle, Gök ve Tanrı'nın büyük düzeninden söz açıyorlar ve evrenin varlığı ve yokluğunu bu düzenin devamına bağlıyorlardı.

Türk örfünde önemli yer edinen sözlü geleneğin temsilcisi olan Ozan ve Kam'lar kutlama ve inançsal önemli günlerde söyledikleri destanlarla beraber, deyişlerinde bile  binlerce yıllar öncesinden kalma anene, inanç ve efsanelerini dilden dile aktararak günümüze kadar ulaştırmışlardı.
Deyiş ve nefeslerde kutup yıldızı konusunda şunlar söylenmişti;

"Göğü kötü ruh basmış!!
İnmesin yere diye,
"Tanrı bir çadır asmış,
Koca bir direk ile!..."

Burada çadır, uzayın sonsuz derinliğinden önceki katman olan gök kubbedir. Koca direk ise burçları oluşturan takım yıldızlarının ve evrenin  ekseninde döndüğü kutup yıldızıdır. Eski Türkler de kutup yıldızı Tengri'nin aydınlık dünyasına giriş kapısı olduğuna inanıldığı için kutup yıldızı hem inançsal yön/kıble hem de evrenin etrafında döndüğü  ana eksen oluyordu.

"Derler kutup yıldızı, gökteki bir kapıdan,
"Aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan!..."

Gerçektende dünyanın kuzey yarım küresinin neresinde bakılırsa bakılsın kutup yıldızının dünyanın kuzeyinde sabit kalmasından diğer yıldızların bu yıldız ekseninde dönüyor görüntüsü vermekteydi.
Tengri inancında  bazı doğa olaylarına mükemmelikten ötürü verilen kutsiyetler gibi kutup yıldızına kutsiyet verilmişti. Tengri inancında önemli bir yere sahip olan kutup yıldızıyla ilgili deyişlerden de anlaşılacağı üzere bu yıldız bir kapı olarak görülmekteydi. Bu kapı geçildikten sonra Tengri'nin nurlu, aydınlık dünyasına girilebileceğini bu inanç olgularında görmekteyiz.
Kutup yıldızının diğer yıldızlardan parlak ve yerinde sabit görünüyor olması, sonsuz maviliğin tek Tengri'sinin sonsuzluktan verdiği nurlu yol olarak algılanmıştı.
Kutup yıldızı eski Türklerde uzay ile ilgili, evrensel düşünce düzeninin, temel noktasını meydana getirdi. "Göğün direği", "Kapısı" hep kutup yıldızından geçerdi. Bütün gezegenler de kutup yıldızının etrafında dönerdi. Onlara göre bu düzenin bozulmasi demek, dünya ve evrenin sonu demekti. Eski Türklere göre dünya da dönüyordu. Dünyanın bu dönüşü, hem kendi ve hem de kutup yıldızı ekseninde meydana geliyordu. Çünkü dünya, kutup yıldızı ile göğe bağlı idi".
Yakut Türkleri, "Demir Kazık" deyimine daha da efsanevi bir canlılık vermişler ve buna "Demir agaç" demişlerdi. Onlara göre, "Yer ile gök yaratılmaya ve yavaş yavaş büyümeye başladığı zaman, bu demir ağaçta onlarla beraber yeşermiş ve yine onlarla beraber büyüyerek, yerle gök arasında yükselmişti.
Gerçektende buna abartılı efsanevi bir anlatım diyemeyiz, Yakut Türkleri'nin anlattıkları yerle göğün yaratılmasıyla yavaş yavaş büyüyen Demir ağaç, Türklerde inançsal bir gerçektir. Anu karakum, Sümer,Elam ve Babil yazıtlarında  Atana/Etana ilgili yazıt ve damgalarda anlatılan öyküde ve Gılgamış destanında konusu edilen yaşam ağacı, Tengri inancını taşıyan günümüz yakutlarında konusu edilen yaşamın başladığı, semavi inançlarda Adem'in dokunması ve meyvesinin yasak olduğu efsanevi bilgelik ve yaşam ağacı olduğuna inanılan aynı ağaçtı. Yakutlardan bize ulaşan Tengri inancında anlatılan oluşum, aslında insanlığın varolduğundan beri Hak inancında insanlıkla beraber Tanrı katına doğru yükselerek, mükemmeliyete doğru insanın yükseldiğininde anlatımıdır.

Milattan önceki dönemlerde isimleri İskitler olan Saka Türklerinin Hint ve Perslerin yaşadıkları bölgelere yerleşerek Tengri inancını bu bölgelere getirdigini biliyoruz. Hindular ve Persler İskitlere Türkçe "sak"lamak" mufaza etmek sözünde türetilen tanımlamayla eski belgelerinde kuzeyden gelen  "Sak"lardandan söz etmekteydiler.
İskit/Sak'ların torunları olan günümüz Saka Türkleri kutup yıldızı ile ilgili tarihi derinliklerden gelen deyişlerinde, gökyüzü ve kutup yıldızı konusunda inançsal bilgi vermektedirler.

"Tanrı bir çadır kurmuş, yeryüzünü kaplamış,
Gökyüzü çadır olmuş, dünyamızı saklamış.

Göğü kötü ruh basmış, yere inmesin diye,
Tanrı çadırı asmış, bir koca direk ile.

Bu direk dünyanın tam ortasından uzarmış,
Kutup yıldızını da, tam altından tutarmış.

Bu çadır dışındaki, uzay aydınlık imiş,
Kubbenin içindeki yerse karanlık imiş.

Dünya aydınlık olmuş, Tanrı delikler açmış,
Delikler yıldız olmuş, dünyaya ışık saçmış."

Deyişlerde ve Türkülerde de anlatılan bu tanımlamalar  Babil yazıtlarında ve Tevratta da anlatılmaktadır.
Sümer uygarlığının son bulmasından sonra Sümer dili ve yazısı 3000 yıl, inançsal ve bilimsel dil olarak miladın başlarına kadar diğer uygarlıkların yazı ve bilim dili olarak kullanılmıştı.
Babilliler yazıtlarında göğe, "Yeryüzünün çoban çadırı" demişlerdi. Tevrat ise göğü, "Dünya yüzüne gerilmiş bir tül veya çadıra" benzetmişti.
Bu Tengri inancına Babil uygarlığı veya Tevrat ögretisinden uyarlanmış inançsal bir olgu değildir, aksine Babillilerin ve Tevratın Tengri inancından aldığı olgulardır.
Dünyanın döndüğü ve Nuh tufanı ile ilgili bilgiler binlerce yıldan beri silindir damgalara, çivi yazısıyla yazılmış yazıtlara ve runik yazılarla kayalara kazınan görsel olgularda anlatılmıştı, kam'lar ise bu olguları nesilden nesile aktardıkları nefesleriyle günümüze kadar ulaştırmıştı.

Tanrı yeni bir dünya, yaratma özlüyormuş,
Yaratmış ama dünya, durmadan dönüyormuş,
Tanrı'nın elçisi de, bir "Ana Tanrı" imiş,
Onun düşüncesi de, azıcık ayrı imiş.
Bu dönüş Tanrı demiş: "Birazcık yavaşlasın!"
Sonra kızınca demiş, "Artık Tufan başlasın!"
Sular dünyayı basmış ruhlar dünyadan kaçmış.
Uçup gökte gezenler yer dönerken hep saşmış.
Dünya tekerlek gibi, hiç durmadan dönermiş,
Sonra ateşli sular, basınca az sönermiş.

Kurganlar basit, öylesine ölüleri kuzeye doğru başları çevrilmiş mezarlar değillerdi, aksine derin anlamları olan, tarihten gelen inançsal kökleriyle uyulması gereken inançsal törenlerle Tengri inancı uygulamalarındandı.
Kurganlar ön Türkler'in bakır çağından da önce toprak altına gömdükleri ölülerinin üzerine inşa ettikleri bir yapıdır ve bu yapıların üstü tümsek biçimindedir. Yakın tarihte ve günümüzde Eren/Evliya olduğuna inanılan ulu kimliklerin mezarlarının üzerine Türbe yapılması Tengri inancı geleneğinden gelme inançsal bir olgudur.
Eski Türkler Evliya  olduklarına inandıkları kimliklerin ve kağanların mezarlarını Türbe biçiminde yapıyorlardı. Tengri'nin sevgili kulunun yattığına inanılan ulu kimliklerin Türbe/kurganlarında  edilen duaların Tengri ye ulaşacağına inanılıyordu.
Evliya olduğuna inanılan ulu kimliklerden yardım veya şefaat dilemek bu inançın geleneksel kurallarındandır.
Bana göre Tengri/Allah inancı sürecinin son peygamberi Hz Muhammede kadar bu böyle devam ederek gelmiştir.
Son Peygamber olmasından dolayı İslam inancı taşıyan insanlarında şefaatçısı Hz Muhamed olmuştur.
Mezopotamya uygarlığını kuran Sümerlerde de durum farklı değildi.
İlk dönem  mezarları küçük kurganlar olan Sümerler yönetici kağanlarının kurganlarını daha büyük yapmışlardı.
Bu anıt/türbe/mabetlerde tapınma o kişiye değildi aslında, o kişinin Tengri'nin temsilcisi olmasından dolayı yalvaçlarda ondan şefaat dilemelerindendi. Tarihin bazı dönemlerinde yozlaşan bu inançta insanlar Tengri'yi tamamen bırakıp bu kağanlara tapınmaya başlamalarından dolayı Tanrı bu insanları tekrar doğru yola döndürmek, uyarmak için Nuh ve İbrahim peygamberler gibi uyarıcılar göndermişti. Sümerler yazıtlarında Tengri ye "Dingir" mezar veya lahitlerede "Korugane" demiş, yazıtlarında bu sözcükleri kullanmışlardı.
Kurganlar Tengri An inancında olan TurAN'lı Ulusların ölülerini gömdükleri mezarlardı.
Asya ve Avrupa da geniş cografya ya yayılmış  kurgan kalıntıları Tengri inancında olan ortak ad olarak kullandığımız  TurAN'lı ulusların geniş coğrafya ya yayıldıklarını, inançsal olgularını bu çoğrafyalara getirdiklerini gösteriyordu..

Bu başlıkta inanç ve ananelerde Tengri inancı olgularının izlerini ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz.
http://kokler-ve-kanatlar.webnode.fr/products/inan%c3%a7-ve-kulturlerde-tengrizmin-izleri-/