GİZLENEN TÜRK TARİHİ.

GİZLENEN TÜRK TARİHİ.

Asırlardır bize Türklerin Anadolu'ya 1071'de girdiklerinden sonra uygarlıkla karşılaştıkları söylendi durdu.
Daha da beteri buna biz bile inanarak sanki göçebeliği yeniden bırakmış konar göçerler olarak coğrafyalar içinde savrulduğumuza inanmaya başladık.
Buna bir de sanki önceden şerefsizdik de İslamiyet'le tanıştıktan sonra şereflendirdiler söylemi de eklenince toplumsal hafızamız düşmanların söylemlerini savunurcasına önceleri yağmacı, barbar bir toplum olduğumuza inanmaya başladı.
Oysa bu iğrenç propagandanın gerçek tarihle hiçbir ilgisi yoktu.
Tarihi 40 bin yıl öncesine dayanan Türkmenistan Karakum'da gelişmiş bir uygarlıktan göç eden Sümerler ile ilgili veriler Türklerin çok derinde olan köklerini gösteriyordu. Bu köklü tarihle bağlantımızı koparmak için CIA tarafından ne kadar gerçek olduğu zaten şüpheli, güya 500 kişi üzerinde yapılan gen araştırma sonucunda Anadolu'da Türklerin yüzde 30 civarında olduğu söylenmeye başlandı. Bu tür söylemleri güya aydın olacak arpçı İslamcı ve liberal Türk düşmanları CIA'nın servis ettiği bilgileri bilimsel gerçeklermiş gibi küresel sermayenin borazanı olmuş gazete köşelerinde ve TV ekranlarında paylaşarak Türklerin aslında Ermeni veya Rum dönmeleri olduklarını ima ettiler.
Servis edilen saçma verilerin bu ne ilkiydi, ne de sonuncusuydu. Daha önce de Türklerin Anadolu'da yüzde 10/15 civarında olduğunu yine böyle gen araştırmasına atıfta bulunarak gazetelerde yazılmış çizilmişti. Hatta bazı aklı küçücükler bu yüzdenin içine Afganları, Moğolları, Çinlileri de koyarak Türklerin yüzde 4 falan olduğunu söylediler.

Daha sonra anladık ki bunu da CIA servis etmiş.
Çünkü bu haber servis edilmeden önce TRT'de Servet Somuncuoğlu'nun "Karlı dağların arkasındaki sır" belgeseli Anadolu'da ve Orta Asya'da birbirine benzer aynı uygarlık ürünü kayalar üzerine kazınmış 100 bine yakın yazıtlarla ilgili belgeselin ilk bölümleri yayınlanmaya başlanmıştı.
Aceleye getirilerek CIA tarafından servis edilen saçma genetik araştırması bu belgeseldeki gerçeklerin üzerini örtmek için tasarlanmıştı.
Çünkü bu belgesel Türklerin Anadolu'ya 10 bin yıl önce yerleşik hayata geçmiş olarak Anadolu'yu ta bu zamanlarda Türkleştirmeye başladığını gösteriyordu.
Bir de her milleti, ulusu, etnik kimliğe özel gen yok.
Bu gen araştırma tuzağını şöyle açıklayayım;
Örnek olarak antik Anadolu'da yaşamış insan iskeletlerinden eşantiyon alınarak gen havuzu çıkartıyorlar. Sonra da günümüz insanlarından örnekler alarak karşılaştırma yapıyorlar ve antik Anadolu'da yaşamış halklarla ortak geni olan insanlara sen belki şusun ama bu gen de olduğu için bu karışım da olabilirsin diyorlar.
Pekiyi, binlerce yıl önce Anadolu'ya gelmiş Kumanların, Peçeneklerin, Turanlı halklar gibi eklemeli yazım kullanan ve yazılarında günümüz Türkçesinde de kullandığımız yüzlerce sözcük olan Hitit genlerine ne oldu???

Haydi bunu da geçtim. Lidyalılar döneminde Anadolu'dan İtalya'ya gitmiş ve M.Ö. 800'lü yıllarda Etrüsk uygarlığını kuran insanların Göktürk alfabesi ile neredeyse aynı alfabeyi kullanmaları nasıl açıklanacak?
Bu insanlar hangi ulusa ait oldukları ile ilgili gen karşılaştırması yapıldı.
Ne mi oldu dersiniz..
Yunan, İtalyan, Ermeni, İspanyol ve diğer halklarla yapılan gen karşılaştırmasından pek bir sonuç alınamadı.
Bingo, evet bildiniz..
En çok Türkleşmiş Yunan, Ermeni denilen Anadolu Türkleri ile yakın akraba oldukları çıktı.
Madem Türkler Yunan ve Ermeni dönmesi, nasıl oluyor da Ermeni ve Yunanlılar Etrüsklerle yakın akraba olmuyorlar da aslen Ermeni ve Yunan olduğu iddia edilen Türkler akraba oluyor!!!.
Hazar Türklerini ve devletini bilirsiniz, Tengrizmden Yahudi inancına geçen insanlar.
Kafkasya'nın kuzeyinde devletleri yıkılınca ne oldu bu insanlara?, buharlaşıp yok olmadılar ya!!!
Aşkenaz Yahudilerinin köklerini merak eden ve araştıran John Hopkins Üniversitesinde araştırmacı olan genetik bilimci İsrailo Amerikan Eran Elhaik karşılaştırdığı binlerce Aşkenaz genomundan Aşkenaz Yahudilerinde en baskın ve ortak genini Türklerde buldu ve yazdığı makalede bunu yayınladı. Yani bilimsel olarak Aşkenazların Hazar Türklerinin torunları oldukları kanıtlandı.
Tabii ki de Aşkenazlar saf kan Türk değildiler, Avrupa halklarıyla da karışmışlardı ki dünyada saf kan bir millet ve sadece onlara özel bir gen de yok.

8 bin yıl önce Hakkari Gavaruk yaylasındaki kayalara çizilen Türk geleneğine ait simgeler ve gök Tengri damgaları, Türk ulusunu köklerinden koparmak ve sonra sömürmek ve köleleştirmek isteyen küresel sömürücü güçlerin ve bedevi artıkları olan İslamcıların tekerine çomak sokuyordu.
Bunlar, Anadolu ve dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan kavim oluşumları daha taş devrini yaşarlarken Sümerlerin kurduğu muhteşem Mezopotamya uygarlığına baştan övgüler dizenler, Sümerlerin kökenleri ve konuştukları dil ile ilgili bilgilerin Sümerleri Türklerin ön ataları olabileceğini göstermesinden sonra, Sümer defterini bir daha açmamak üzere tamamen kapatıyorlardı.
Türk ulusunu karalamak için alçakça iddialarda bulunan PKK taraftarı Kürtçüler, Arapçı İslamcılar ve Ermeni diasporasının palavralarını bizlere gerçeklermiş gibi inandırmaya çalışan satılmış aydınların temel dayanağı, Rus çarı 1'inci Petro zamanından kalan yazılardı. Namı diğer Deli Petro tarafından yazdırılan bu palavraları yazmaları için tarihçilere ne denli baskı yapıldığını ve 1'inci Petro'nun emirlerini yerine getirmeyen, gerçek tarihi yazan tarihçilerin idam cezasına çarptırıldığı tarih sayfalarında yerini alması bile bu tür yalan kampanyasını durduramıyordu.

Altay kökenli İskitlerin ilk defa Türkler olduğunu Rus tarihçi Andrey Lizlov dile getirmişti. Fakat onun dile getirdiği bu gerçek saraya uygun gelmediğinden bilim adamı bu yüzden zarar görmüştü. Daha sonra yurt dışından bilim adamlarına paralar ödenerek İskitlerin Slav olduğu fikrini yaymaya başladılar ve Türklerin ise uygarlık kuramamış, göçebe olarak yaşayan vahşi, yağmacı bir halk olduklarını söylediler. Lakin bu yalana da kimse inanmadı. Yalan o kadar saçmaydı ki bozkırlarda oluşan eski uygarlık insanlarına Slav demişlerdi. Oysa Bozkırlarda hiç Slav yaşamamıştı, onlar ormanların sakinleriydiler.
Bu tür saçmalıklarda daha da ileri gittiler, İskitleri Persçe konuşan millet olduğunu yaymaya başladılar; bu yalan batılıların işine geliyordu ve tuttu da. İskitlerin Persçe konuşan Hint-Avrupa ailesinden insanlar olduğu yalanı yakın tarihe kadar kabul gördü.
Günümüzde ise geçerliliğini yitirmiş bu iftirayı kanıt gibi kullanan Ermeni diasporasıyla ortak hareket eden masa başı tarihçilerle ayrılıkçı Kürtçüler, Türkleri aşağılamak için Rus çarı Deli Petro'nun dayatmalarını bize yutturmaya çalışıyorlar.

İskitlerden kalma yazıtlarda ve İskit kurganlarında bulunan Türkçe runik yazılarla yazılmış yazılı belgeleri görmek istemeyenler hala bu yalanlardan çıkar beklemekteler. Tarihi gerçekleri bilen tarafsız tarihçiler eserlerinde verdikleri belgeli kanıtlar bile bu insanları inandıramıyor, hiçbir söylemleri bu acayip türleri ikna edemiyordu. İçimizde saygın tarihçiler olarak ün yapmış bazı sözde tarihçiler de bu gerçekleri görmemezlikten geliyorlar ve hala sahtekarlıkla tarihi saptırmaya çalışıyorlar.
Demek ki, “herkes, görmek istediği şeyi görüyor” atasözü galiba bu tür kişiler için söylenmiş !!!

Yıllarca gerçekleri gizlemek için kilit üzerine kilit vurdular. Sanki İskitler, Kumanlar, Kıpçaklar, Peçenekler gökten düşmüşlerdi, başka bir gezegene ait bir dille konuşmuşlardı. Onlar birdenbire şimdiki Kazakistan, Özbekistan, Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Macaristan, Anadolu bozkırlarında ansızın ortaya çıkmış, sonra da buharlaşıp yok olup gitmişlerdi !!!
Güzel insan, büyük araştırmacı ve tarihçi, benim de fazlasıyla bilgisinden yararlandığım Türk asıllı Rus tarihçi Murad Acı'nın sözü ne kadar doğru: "Gerçekleri bir süre gizleyebilirsiniz ama asla yok edemezsiniz."
40 bin yıl öncesinden beri kurduğu uygarlıklarla insanlığın gelişmesinde yadsınamaz yeri olan, insanlığa yön vermiş Türk tarihinin üzeri bir süre kapatılabilir ama asla yok edilemez.

Bu gerçekleri bildikleri halde halkıyla paylaşmayanlar ise içimizde yaşayan, toplumda saygın yer edinmiş bu aydın bozuntularıdırlar.
Bazı Kürtçü Alevilerle beraber sonradan kendisine Alevi dedesi ünvanı veren, Alevilikle ilgisi hiç de olmayan Yarzani Ali Haydar Cılasun gibi PKK propagandasını yapanlar, Aleviliği Yukarı Mezopotamya'nın ilk temel kültürü olarak, tarihi büyük Ezdan'ın bir parçası olduğunu iddia etmeye başladılar.
İsmine de Yarzanilik diyorlar.
Oysa tarihte insanlığa yön veren büyük Ezdan diye ne bir inanç, ne de bir uygarlık söz konusu.
Bu inancı konu ettikleri inanç Yukarı Mezopotamya'da olduysa bile bu bölgede Kürtler yaşamıyordu ve henüz Hindistan'dan göç etmemişlerdi.
Kürtleri Zagros dağlarından Kuzey Mezopotamya denilen Güney Anadolu'ya getiren de Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim zaten.
Büyük Ezdan inancı dedikleri de sadece Ehli-Hak'lar olarak bilinen, ilkesi takiye olan ve çeşitli inançlardan aldığı inançsal olgularla yeni bir inanç yaratan Sultan Şahak isminde bir kişinin kurduğu yerel bir inançtan ibaret.
Bu inançta kendini Allah'ın yerine koyan, yeryüzüne Allah'ın insan suretinde Sultan Şahak olarak geldiğini iddia eden kişinin doğumu da şöyle olmuştu; Nar ağacının altında bakire bir Kürt kızı uyumaktadır, ağaçtan meyveleri yemeye gelen bir kuş narı yerken bir tanesi Kürt kızının ağzına düşer. Nar tanesinden hamile kalan Kürt kızı Sultan Şahak'ı doğurur!!!
Bu inanç içinde İslami, İsevi, Musevi inanç önderleri ve bu inançlarda göksel varlıklar olan Cebrail, Azrail, Mikail ve İsrafil gibi melekler Yezdan inancı mensuplarının ileri gelenleri yerine geçtiğine inanılmaktadır.
Bu inanca göre Cebrail insan suretinde hala içimizde dolaşmakta!!!
Bu inanç içinde hulul anlayışının olmasından dolayı Allah da bir insandan bir başka insana yolculuk ederek insanlar içinde şu an bile gezinmekte.
Zamanında kendisinin Allah olduğunu iddia eden Sultan Şahak, büyük Türk hakanı, sahipkıran Emir Timur'un Anadolu'ya gelmesinden galiba çok korkmuş olacak ki Allah'ın yeryüzüne Timur'a hulul ederek geldiğini söylemişti.
Tabii, ilkesi takiye olan Şahak'tan bu tür korku takiyeleri duymak doğaldır.
PKK ise insanları ayrıştırmak için akıl ve mantık dışı bu tür inançlarla kendi uydurdukları tarihle yeni bir din, yeni bir uygarlık yaratma peşinde.
Milli duyguları okşayan bu tür söylemlerle yandaşlarını bu medeniyetten başka hiçbir uygarlığa ait olmayanlar olarak, uygarlıkların ve inançların hepsinin sadece Ezdan'ın ürünüymüş gibi gösterterek Aleviliği de bu oyunlarına alet ediyorlar ve "Gerçek Alevilik bu" diyorlar.

Ne yazık ki bu tür iddialarda bulunan Alevi kimlikli yazar Hamza Aksüt, iddiasını ispatlamak için bazı tarihi olgu ve kişi isimlerini kullanarak sözde Alevilik ama aslında Yarzaniliğin tarifini yapmaktadır.
Yazısında Hamza Aksüt şöyle iddialarda bulunuyor:
"Sanılanın aksine Hak erenlerinde ilk yeri Güneş değil Ay’dır. Yukarı Mezopotamya’nın temel kültürü Ay kültüdür. İlahların Rabbi Ay Tanrısı Sin kültü hem Sogmatar’da, hem de Göbeklitepe’de ortaya çıkarılmıştır. Bildiğimiz gibi Ay Ali’dir. Sekizgendir. Hem rahmandır, hem de rahimdir. Rahman baba, rahim anadır. Ay hem babadır, hem anadır. Sırdan gelip ışığını bize gönderdiğinde, hilalin adı Şit’tir, Ali’dir, Naci’dir. Kendi kendini dölleyip dolunay olduğunda Ningal’dır, Fatıma’dır, Naciye’dir. Naci, Naciye’de sır olmuştur."

Örnek olarak verdiğim yukardaki yazıda aklın kabul edeceği, bilimsellik ve tarihi gerçeklerle idrak edilebilecek hiçbir olgu yok.
Şu şöyledir, bu böyledir, ben söyledim doğrudur cinsinden, ay hem ana, hem baba oluyor, hem doğurandır hem doğandır gibi basit cümleler kurmuş.
Güneşte değil de ayda ikamet eden kim bu hak erenleri??
İlahların rabbi olan ay tanrısı kim? Ay tanrısına bağlı kim bu ilahlar? Hiçbir isim ve veri yok.
Bir de kendi kendini döllediğinde dolunaya dönüşüp Ningal oluyormuş!!!

Hamza Aksüt'ün tarihi tahrifatlarına tek tek kanıtlarıyla yanıt vereceğim.
Hamza Aksüt baştan "Ningal" sözcüğünün anlamını bir öğrenmesi gerekir.
Kimdir "Ningal"?
Ningal tarihi bir kişilik mi yoksa bir olgu mu?
Hangi tarihte yaşamış?
Hangi uygarlığa ait olgu veya kişilik?
Bunları öğrendikten sonra gelsin bunları Naci, Naciye, Hayriye, haydi kızlar çiftetelliye sırrı yapsın.
Ningal, Sümerlerin Uruk hakanı Dumuzi'nin hayat arkadaşı, sevgili eşi olan İn-Anna'nın annesinin ismidir.
Sözcük ve isimlerin daha anlamlarını bilmeden, hangi uygarlığa ait kişi olduğunu araştırmadan Sümeri Ningal'ı Ezdana ait bir kişi yapmış Hamza Aksüt.

Marcel Leibovici, Asur ve Babil'de ay tanrısına dönüştürülen her şeyin yaratıcısı UD Dingir'nin UR kentindeki mabedinin isminin Sümer yazıtlarında "É-gıš-šır-gal" olarak verildiğini belirterek, bu ismin Türkiye Cumhuriyeti kenti Urfa il sınırları içinde olan eski Haran'da "É-hul-hul" olarak kurulan mabetlerde yaşatıldığını söylemektedir.
Sümerce "É-gıš-šır-gal" cümlesinde "E" ev anlamına gelmektedir.
"GIS" sözcüğü Sümerce Guş/Kuş anlamına geldiği gibi gün/güneş anlamına da gelmektedir.
"gal" kalmak, yurt tutmak anlamına gelir.
Bu sözcüklerin bileşiminden mabedin ismi "kaldığımız, yurt tuttuğumuz, aydınlık, güneşli ev" anlamı çıkmaktadır.
Fransız ve batılı araştırmacılar bu tanımlamayı Fransızca "Maison de la Lumière", Türkçesi "Işık Evi" olarak çevirmektedirler.
Ezdan'nın ilk temel kültü olarak Sümeri olgu ve isimlerinin kullanıldığı eski Kürt inancı olarak gösterilmeye çalışılan Alevilik tarihi tam da Sümeri İbrahim peygamberin yukarı Mezopotamya'ya gelişinden sonra yapılan mabetlerin tarihiyle aynı döneme denk gelmektedir.
Üstelik o dönem yapılan mabetlerin ismi bile Sümercedir.
Bu saçmalığa bir bakın, M.Ö. 4000 yılına ait İn-Anna heykelinin bulunduğu Uruk kentinde yaşamış İn-Anna'nın annesi Ningal inanç figürü olarak kuzey Mezopotamya'da oluşmuş Ezdan'nın dolayısıyla onlara göre bütün inançların temel parçasını oluşturan kaynak ilah oluyor!!!
Bir de bu inancın sadece burada oluştuğunu iddia ediyorlar.
Alevilerin kafalarını bulandırmak için yapılmış bilinçli bir tahrifattır bu, ya da yazar Hamza Aksüt yazdığı konulardaki olguların anlamlarını bilmiyor.
Sümerler bazı kent isimlerinde mukaddes anlamına geldiği için ön ek olarak "UR" sözcüğünü kullanıyorlardı.
Ne tesadüf değil mi? Uruk'ta yaşamış İbrahim peygamberin inancını getirdiği Urfa'nın ön ekinde de "UR" sözcüğü bulunmaktadır.
Tevrat'a göre İbrahim Peygamberin ismi Abram idi, ta ki Allah ona Abraham ismini verene kadar.
İbrahim peygamberin bir de Halil ismi vardır.
Bu isimde aynı Sümer'de Enlil, Ninlil gibi son ekinde "lil" sözcüğü vardır. Bu sözcüğün anlamı Sümerce rüzgar ve gök ile ilgili uzaydaki boşluk, göksel anlamları içerir.
Üstelik "lil" sözcüğü yazılış biçimiyle bile çok az değişikliğe uğramış olarak asırlardır Türkçede rüzgar anlamına gelen "yel" olarak kullanılmaktadır.
İsim sözlüklerinde "Halil" isminin Arapça kökenli sözcüklerden oluştuğunu iddia eden dil bilimcileri acaba Arapçada "lil" sözcüğünün olmadığından haberleri var mı, pek emin değilim.

"HUL" sözcüğü Sümerce sevinç, neşe anlamına gelmekteydi.
Sümerler "HUL-LA-NA" cümlesini bir şeyden veya olaydan sevindiklerini, hoşlandıklarını göstermek için kullanmışlardı.
Harran'da kuruluşu Sümerli İbrahim dönemine denk gelen mabedin adı "neşe/sevinç evi" anlamına gelmektedir.
Büyük Ezdan'ın temel kültü ve ilk mabetlerinin isminin Sümerce olması, bu mabetlerin oluşmasına neden olan insanın Sümerli İbrahim peygamber olması Kürtçü yazarların tahrifat ve sahtekarlıklarını gözler önüne sermeye yeterli kanıtlardır.
Tabii ki Aleviliğin kökleri çok derinlere dayanmaktadır. İnançsal yol olarak Şah-ı Merdan İmam Ali'yi takip edenler anlamına gelen ismiyle Alevilik Ezdan'dan değil, Ezdan inanç olgularının da kaynağını oluşturan ezelden beri var olan Dingir An inancına kadar kökleri uzanır.
Sümer kaynaklı Babil efsanelerini araklayarak kendilerine din yaratan İsrail oğullarının inancı olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam aynı inanç değilse Ezdan da, Ehli Hak'lar da Alevilik değildir.
Bu saçma mantık ilkesiyle gidersek bütün inançlara da Alevilik dememiz gerekir.
İşte böyle dangalakça bir iddia bu.

Hamza Aksüt'ün yazısındaki tespitler tahrifat ve çelişkilerle doludur.
Asurlular ve Babillerde tanrıça Sin olarak verilen isim Sümerlerde "hayatın Tanrısı" anlamına gelen "ZU-EN" sözcüğünden türetilmişti.
MÖ 2150 yıllarında eski Sümer kenti Lagas'da tanrı Sin ismiyle ay tanrısına dönüştürülmüştü.
Yani Sümerlerde Dingir An sıfatı "ZU-EN", Akadlarda "Sin" olarak değişikliğe uğramıştı.
Sümerlerde m.ö. 2600'lü yıllarına kadar, Akadlar ve sonrası dönemlerde "aydınlık" tanrısı olarak inanılan "ay tanrısı Ud" yazılırken Dingir eki konulmuştu.
Üstelik Sümerler UD sözcüğünü ID olarak da yazarak güneş ve ay'ı da aynı biçimde yazmışlar, ön ek olarak da Dingir/Tanrı tanımlamasını eklemişlerdi.
Sümerler "UD" sıfatında olduğu gibi "EN-ZU" sıfatına da tanrıyı ifade eden Dingir/Tanrı anlamına gelen yıldız simgesini kullanmışlardı. Bu sözcük tanrı ekiyle okunduğunda "Bilge tanrı" anlamına gelmekteydi.
Çünkü Sümercede tanrıya "EN-ZI" sıfatı verilerek "yaşamın tanrısı, yaşam veren tanrı" olduğunu da belirtmişlerdi. EN-ZI sözcüğü yaşama vurgu olmasından dolayı Türkçede yaşamı uzatan, şifa veren bitkilerden çıkarılan sıvıya enzim denilmişti. Günümüz bilim dilinde enzim, canlı organizmalarda katalizör görevi gören bazı kimyasal maddelerin genel ismi olarak verilmektedir.
Bilimsel bir tanımlama olarak bu kökten türetilen birçok sözcüğe de kaynak oluşturan kadim Türkçe bu sözcük, İngilizce ve Fransızcada Enzyme, Almancada Enzym, Yunancada Enzeo, Italyanca ve İspanyolcada Enzima olarak aynı anlamlarla dünyada konuşulan bütün dillere girmiştir.
Bu inanç kuzey Mezopotamya'da oluşmuş Ezdan kültü değildir, Sümerlerden Akadlara ve daha sonra yukarı Mezopotamya'da yaşayan halklara özünden koparılarak, değişikliklere uğrayarak gelmiştir.
Bu saptırmalar ve tahrifatlarla Alevi inanç olguları isimlerini kullanarak başlı başına başka hiçbir yerde kökleri olmayan inanç yaratılamaz.
Hamza Aksüt, Ünsal Öztürk gibi yazarların Aleviliği özünden koparmak için sipariş üzerine kitaplar yazmış olan, sahtekarlığı kanıtlandıktan sonra hiçbir yerde görünmeyen Alevi görünümlü misyoner Erdoğan Çınar'dan fazla bir farkları yoktur.
Bu bağlamda kuzey Mezopotamya çıkışlı olduğu iddia edilen inancın, bütün inançların kaynağını oluşturduğunu söylemek pek mümkün değildir. Çünkü yukarı Mezopotamya çıkışlı olduğu iddia edilen inancın kökeni Sümerlere dayanmaktadır.
Sümerler ise Orta Asya Türkistan'ında tarihi 40 bin yıl öncesine dayanan ismi sonsuz mavi gök, Tengri anlamına gelen "ANU" uygarlığından göç ederek Mezopotamya'da ilk uygarlığı kuran insanlardır.
Mezopotamya daha taş devrini yaşarken Sümerler MÖ 6000 yıllarında uygarlık kurarak insanlığın gelişmesine yararlı ilk buluşları keşfeden insanlardır.
Bu buluşlar nelermiş kısaca bir göz atalım.
Yazıyı icat ediyorlar, insanların belleklerini yazmalarını sağlıyorlar.
Sümerler yazıyı icat etmeden önce göç ettikleri Anu'daki gibi silindir damgalara nesilden nesile geçen hatta günümüze kadar ulaşan bilgileri binlerce silindir damgalara kazıyorlardı.
Bu silindir damgalar toprak hamur üzerinde çevrilince öykü resmedilmiş olarak görüntüleniyordu.
Aynı fotokopi işlevi gören bu damgaları Sümerler geçtikleri yerlerde öyküleri toprak hamur üzerine işleyerek insanları aydınlatıyor, bilgilendiriyorlardı.
Anu kökenli Tanrı An inancı silindir damgalar kullanılarak diğer insanlara ulaştırılıyor, insanlar inançlarını ve geleneklerini bu olgular üzerine kuruyorlardı.
Fırat ve Dicle üzerinde ilk gemiyi yüzdüren Sümerler, kerpiçle Mezopotamya'da sanatsal incelikle binalardan oluşan kentleri inşa eden ilk insanlardı.
Anu uygarlığından göç eden Sümerler, kerpiçle ilk binaları Mezopotamya'da yapmamışlardı. Türkmenistan Karakum'daki kerpiçle inşa edilmiş olan devasa kentler Sümerlerden daha önceki tarihlerde ataları tarafından inşa edilmişti.
M.Ö. 8000 yıllarında Orta Asya'da Samara kültürü olarak adlandırılan uygarlıkla Sümerlerin ataları atı ehlileştirerek evcilleştirmişlerdi.
Torunları Sümerler ise Mezopotamya'da evcilleşen hayvanlara koştukları arabaların ilerlemesini sağlayan tekerleği bulan insanlar olarak tarihe geçiyorlardı.
Sümerlerin göç ettiği Anu uygarlığındaki kazılarda da tekerlekli araba minyatürleri bulunmuştu.
Sümerler tekerleği Mezopotamya'da değil, Türkistan Anu'da icat etmişlerdi.
Zaten Anu'da olan değerleri Sümerler Mezopotamya'da daha da geliştirmişlerdi.
Eğitim düzenini kurmuşlardı, okullarda yetişen öğrencilere eşitlik anlamına gelen demokrasiyi, hukuku öğretiyorlardı.
Alışverişlerde para kullanmayı, vergi düzenini ve tıp bilimini de ilk yaşama geçirenler Sümerlerdi.
Zaman göstergesi saatin dakika ve saniye düzenini de ilk keşfeden insanlardı.
Arnold Toynbee "La grande aventure de l'humanité" (insanlığın büyük macerası) adlı eserinde çoğu bilim insanının aksine çok doğru bir tespitte bulunarak "Pretre-Roi"ların, yani değişik tanrıların değil de, Rahip/Bilge kağanların yönettiği kentleri Mezopotamya'da ilk kuranların Sümerler olduğunu söylüyor.

Sümerlerden önce Anu'da oluşan muhteşem uygarlık hakkında verilen bilgiler aslında yeni değildir, bizler yeni yeni bu bilgelere ulaşıyoruz.
Amerikalı jeolog ve arkeolog Prof. Raphael Pumpelley (1837-1923), Türkistan'da ilki 1864-1865 yıllarında Akşabat kentine 5 km uzaklıktaki tarihi Anu kentinin iki kurganını kazmıştı. Kazı sonuçlarını “Exploration in Turkestan” kitabında yayınlayan Pumpelley, kitabında Türkistan'daki buğday ziraatının M.Ö. 8.000, hayvanların ehlileştirilmesini M.Ö. 6.800-8.000 tarihlerinde olduğunu belirtiyor. Kitapta Anu'nun insanlık için önemi belirtilirken aynen söylenen: “Başlangıcı yer kürenin derinliklerine gömülü olan ve tepesinde iskeletler bulunan Türkistan Anu uygarlığının bu uzun geçmiş kültürüne baktığımız zaman Mezopotamya ve Mısır kültürlerinden daha eski bir çağda 2.000 yıl devam etmiş olan bir uygarlık ile karşılaşmış oluruz. Daha başlangıçta evli barklı bir köy hayatı görünüyor, kadınlar iplik büküyor, dokuma yapıyor, ekip biçiyor, buğdayı, arpayı değirmen taşında öğütmeyi, fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı, çömlekçilik sanatkarları kaplara biçimler veriyor, ıslak killerden kapların etrafına yer yer halkalar yapıyor, uzak zamanlardan miras kalan boyalarla üzerlerine şekiller çiziyorlardı, atın insan kontrolü altına alınmasının başlangıcını burada görüyorum”. (R. Pumpelley, Explorations in Turkestan, t-1, p-49).
Pumpelley'in 140 yıl öncesindeki bu tespitlerini arkeolojik bulgularla gerçekliğini daha da pekiştiren bilgileri Rus arkeolog Victor İvanoviç 1974 Sovyetler Birliği zamanında Türkmenistan Karakum Anu/Göksuriler uygarlığı kalıntıları olan devasal kentleri bulmuştu.
Zamanının kısıtlı imkanlarına rağmen tek başına kazılar yapan İvanoviç daha sonra Italyan Ligabue Enstitüsiyle iletişime geçerek Türkmenistan devletinin de yardımlarıyla İtalyan Arkeolog Gabriela Rossi Osmida önderliğinde Türkmen antropolog ve arkeologlarla birlikte 10 yıl süren çalışma sonucunda, 2004 yılında bu uygarlığa ait kültürel ve inançsal olguları gün yüzüne çıkarmışlardı.
Anu uygarlığına ait bu devasa kent ve mezarlıklarda Tengri tasfirleri olan kadın heykelciklerinin yanı sıra ilk defa 40 bin yıl öncesine ait Tengri'nin ilk kağanı Atana/Atapa Avrupa dillerinde Etana heykelciği de Karakum kazılarında bulunmuştu.

10 binlerce yıl önce Altay'da üç kutsal dağa "üç Sümer"
(Tengri'ye ulaşılan zirve, doruk) ismi verilmişti.
Samarkand kentinin sonundaki kand eki Türkçe taştan yapı anlamına geliyor. Bu kentin önündeki Samar sözcüğü Mezopotamya uygarlığı kurucularının ismi olan, Sümer sözcüğüyle aynı kök sözcükten türetilmiştir.
Irak'ta bulunan Samara kenti de Sümerlerin kurduğu uygarlık kentidir.
Latinlerin ve Latincenin geçmişi 2.500 yılı geçmez. 40 bin yıl öncesinden süzülerek oluşmuş inançsal örfün ürünü olan Sümerlerin Mezopotamya'ya sekiz bin yıl önce gelmiş olmaları zaten bu sözcüğün Latince olmadığını gösteriyordu.
Latinceden binlerce yıl önce söylenmeye başlanan bu millet isminden türetilmiş sözcüklerin Latince kökenli tanımlamalar olduğunu iddia etmek akıl dışıdır.
Ama buna da bir çare buldular.
Julius Oppert isimli bir Fransız, Sümerceye hiçbir dille akrabalığı olmayan soyut dil savını ortaya atmıştı. Aryanist ırkçı felsefeyle yetişmiş bir kısım batılı araştırmacılar bunun böyle olduğunu, hala günümüzde şiddetli biçimde savunmaktalar.
Oppert gibiler Sümerlerin Anu'dan gelen insanlar olduğunu gösteren binlerce kanıt olmasına rağmen, hala Sümerleri nereden geldikleri konusunda uydurma da olsa hiçbir bilgi vermeden, hala denizden gelen insanlar olduğunu savunmaya devam ediyorlar. Başka türlü de yapamazlar ki !!!
Konusunda en büyük uzman olarak kabul edilen Samuel Noe Kramer tarihi Sümerlerle başlatıyordu.
Sümerlerin Anu'dan göç eden insanlar olduğunu kabul etmek Hint-Avrupalı olmayan Türklerin atalarının inanç, kültür, efsane, yazı, tıp, göksel bilim(astronomi), 12 burç, zaman göstergesi saat, dakika gibi günümüzde hala kullanmaya devam ettiğimiz olguları da kabul etme olacağı için Sümerleri bilinmeyen bir yerden, denizden veya uzaydan, olmadı yerden mantar gibi bittikten sonra buharlaşan bir halkmış gibi göstererek yalanlarında ısrar etmeye devam etmek zorundadırlar.
Başka ne yapabilirler ki ???
Kutsadıkları haç bile Karakumda Anu'nun, Sümerlerde Dumuzi'nin simgesiydi..
Diğer halklar Sümer uygarlığının 3 bin yıl etkisi altında kaldıkları için inanç, kültür ve efsanelerini bu uygarlık olguları üzerine kurmuş olmaları bile Aryanizm ırkçılığıyla küflenmiş beyinlerini saplantılarından çıkaramıyordu.

Çin devleti sınırları içinde bulunan Doğu Türkistan'da yaşayan Uygurların bile Sümerceyle ortak yüzlerce sözcüğü, aynı tanımlamalara gelen özellikleriyle kullanıyor olmaları, Fransız Julius Oppert ve ardılları için galiba tesadüf eseri olmuştur.
Bu tür insanların asıl sorunları başka.
Günümüz Türkçesini konuşan herhangi bir insan, ismini ilk defa duyduğu "Barat Anna" sözcüğünün ne anlama geldiğini üç aşağı beş yukarı anlar.
Fransız Oppert gibilerini esas rahatsız eden, Fransızca kök anlamı olmayan lakin Türkçe anlamları olan bu Sümer tanrıçasının Kuzey Fransa'da yaşayan Bretonların Ana tanrıçası olarak onların inançlarının ve efsanelerinin de temel kaynağı olmasıdır.
Şimdi Sümerlere neden kendilerine has soyut ölü dil konuşan insanlar denildiğini daha iyi anlamış oluyoruz.
İnsanlığın ilk çağlarından beri var olan kadim tanrı An ismi, ön Türklerde ve hala günümüz Türklerinde mutlak varlık tanımlaması olarak kullanılıyor olması, dünyada oluşan efsanelerinde kaynağını tanrı An inanç olgularının oluşturması, Kilise ve kendilerini üstün Aryanlar olarak niteleyen batı dogmalarını yerle bir etmektedir.
İşte bunun içindir ki Sümerceye hiçbir dille akraba olmayan, soyut ölü dil demek zorundadırlar.
Elbet bir gün gerçekleri bütün insanlık öğrenecek.
İşte o zaman ne Vatikan, Siyonist ve İslam dogmaları, ne de üstün seçilmiş ırk anlayışı olan Aryanizm ırkçılığı kalacak.
Julius Oppert ve ardıları gerçekleri bir müddet gizleyebilirler ama asla yok edemezler.
Eninde sonunda yıkılan dogmatik yalanların altında ezilmeye mahkumdurlar.