Bu yazı "aryanist ırkçıların tarihi kökleri" yazısının devamı niteliğindedir, keza sitemizdeki yazılarımız birbirleriyle ilintilidir de.
Bu yazıda aryan tanımlamasıyla beraber tarihi gerçekleri ve insanlık belleğinde yer edinmiş yalanları göreceğiz.
Batılı araştırmacıların Hindistan'ın kuzeyinde yaşamış olduklarını iddia ettikleri bu aryanlar kimdi?
Neden aryan denmişti?
Nasıl bir inançları vardı?
Hangi dili konuşuyorlardı?
Son dönemde bazı uçuk doğulu aşırı milliyetçi yazarlar, aryanlar olarak Hint-Avrupa dilleri konuşanların tamamının aryanları oluşturduğu bilgisini pompalamaya başladılar.
Aşırı ırkçı Ermeni diasporası ve PKK yanlısı ırkçı Kürtçüler, tarihin verdiği eziklikle kendilerini Avrupa ailesinin üstün ırkı göstermek ve kendilerine ait geçmişi derin bir uygarlık yaratabilmek için uyduruk makaleler eşliğinde çizdikleri haritalarda aryanları Mezopotamya çıkışlı olarak Avrupalıların ve bir kısım Asya halklarını oluşturan ulusların da ataları olarak göstermeye başladılar.
Uygarlıkların yol geçen hanı olan bir bölgede Ermeniler ve aslen Hindistanlı olan Kürtler, uygarlıkların kurucuları olarak Avrupalıların da ataları olan üst aryanlar sınıfının da üstünde olan insanlar olmuş oluyorlardı!!!
Üstelik Ermeni/Ermenistan diye tarihte ne bir millet ne de bir devlet söz konusudur. Ermenistan tanımlaması Trakya, Balkan gibi bir bölge ismidir. Bu isim Hay'ların başka bölgelere göç ettiklerinden sonra diğer halkların sonradan onlara taktıkları isimdir. Hay'lar geçmişi derin bir tarih uydurmak için bir bölge ismi olan bu tanımlamayı hiç çekinmeden de kullanırlar. Trakya, Balkan ırkından olduğunu iddia etmek Ermeni olduğunu iddia etmekle aynı saçmalıktır, çünkü bu bir halk/ırk tanımlaması değildir.
Kendilerini aryanların ataları olduklarını iddia eden doğuluların saçmalıklarını biraz tarih bilgisi olan her insan çok kolay anlar. Çünkü bunu iddia edenler Turan'ı olan Sümerlerden başlayan bir tarihi kabul edemedikleri için en fazla 3-4 bin yıl geriye gidebilirler. Lakin o zaman da Sami dilinin öncesi olan eski Aramice konuşan, Sami halkların ataları Akadlara tosladıkları için aryan tarihini daha da öne çekmek zorundadırlar. Yani yalan ve uydurmalarında zeka ve bilim yoktur, yalan çok açık biçimde çırılçıplak meydandadır.
Bu tür bayağı iddialara aklı başında az da olsa biraz tarih bilgisi olan hiç kimse inanmaz, çünkü ilk Mezopotamya uygarlığını kuranlar, günümüz Türkmenistan devletinin Karakum bölgesinden göç eden Anu uygarlığına ait Sümerlerdir.
Tabii Kürtçü ve Ermeni diasporasının palavralarını hakkaniyetli hiçbir bilim adamı ciddiye almaz, lakin bunlar sürekli yaptıkları yalan propagandalarla Alevi inancını da kendi örf ve adetlerinin ürünüymüş gibi gösterme yalanlarıyla kınalı keklikler olarak gördükleri Alevileri PKK davasına hizmet etmelerini sağlayarak toplumsal barışı bozmaya çalışırlar.
Üstelik aryan sözcüğünün köken olarak ne anlama geldiğine dair kök anlamları kendilerini aryan olarak niteleyenlerin dillerinde yoktur.
Orta Asya bozkırlarında Hint-Avrupa dilini konuşan halklar olduğu söylenir, doğrudur da lakin bunların Altay çıkışlı ve kuzey Hindistan'da eklemeli yazım özelliklerini kullanan Dravidalar gibi uygarlıklar olmasından dolayı bu halklara Avrupalıların tanımlamalarındaki gibi aryanlar olduğunu söylemek olanaksız.
Saka Türklerinin ataları olan aynı isim anlamlarıyla tarihte yer alan İskit/Skalara da Hint-İrani kavim demişlerdi, lakin tarihi gerçeklerle bu yalanlar çürütüldü.
Tutundukları tek kuru dal ise Rus yazar E. Kuzmina'nın yazılarıdır.
Kuzmina izlerini sürdüğü dinsel anlatı olan Avesta'da bahsi edilen üç kardeşin oluşturdukları uygarlıkların kökleri olarak verdiği bölge kuzey orta Asya'da Turan halkı Andronovalıların yaşadıkları bölgeydi.
Sovyetler Birliği döneminde gerçekleri yazan büyük tarihçi Kuzmina, Avesta'da konu edilen Zerdüştlüğü kuzey Hindistan'a ve İran'a getiren kardeşler konusunda kültürel ve inançsal ne varsa yazmıştı.
Avesta'da konu edilen üç kardeş hakkındaki bilgileri sadece Andronovalılara ait tarihi kalıntıları araştırmayla yetinmeyen E. Kuzmina, bölgede yaşayan Rus olmayan Turani dil konuşan insanların inançsal özelliklerini de inceleyerek bu bilgilere ulaşmıştı.
Bütün gerçekleri yazan E. Kuzmina sadece bunlara Türk demedi, bunlara Hint-İrani dilini konuşan insanlar demişti.
Aksini demiş olsaydı Sovyetler Birliği katı rejimini rahatsız ettiği için kitapları toplatılacak, kimseye ulaşamamış olarak hayatını baskı içinde, belki de zindanlarda geçirecekti.
Aryanları başka yerden orta Asya'ya getirebilmek için tarihte eski İnguş'dan ve eski İran olan Pers'den orta Asya'ya kitlesel göçler ve askeri fetihler olması gerekirdi.
Oysa tarihte ne böyle bir göç ne de askeri fetihler olmuştu, aksine tam tersi olarak orta Asya'dan diğer bölgelere kitlesel göçler ve askeri fetihler olmuştu.
Milattan 2 bin yıl öncesinde orta Asya'da yaşamış oldukları söylenen aryanların Hint-İrani dilini konuşan insanlar olduklarını söylemek gerçekleri hiç yansıtmıyor.
Sümerologların bazıları, Sümer dilinin Hindistan'da aryanlar'dan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil özelliğine uygun olan Dravida'ların dil benzerliğine vurgu yaparlar ve belki de Sümerler şimdiki İran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır fikrini öne sürmektedirler.
Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise eski Sami dili konusunda uzman olan Alman asurolog Wolfram von Soden’dir. O sözünün devamında şöyle der: "Bu eklemeli özellikli dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden aryanlar ise onları doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçe neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi döneminde göç ettiklerini tespit etmek çok zordur."
Görüldüğü gibi Soden Hindistan'da ileri, gelişmiş olarak nitelenen uygarlığın kurucularını Sümerler gibi eklemeli yazım özelliklerini kullanan Dravidalar olduğunu söylüyor. Muhtemelen Anadolu'ya ileri uygarlığı da bu insanlar getirmiş olabilir diyor. Doğrudur da, Sümer ve Dravidalar ortak özellik olarak Turani dil olgusu olan eklemeli yazım özelliklerini kullanıyorlardı.
Bu bilgiler bile üstün uygarlıkların kurucuları, üstün ırk olarak gösterilen Anadolu’da oluştuğu iddia edilen Aryanların Hint-İrani dil özellikleri olan insanlar olmadıklarını gösteriyor.
Zira Aryan tanımlaması ırksal öğeler barındırmakla beraber ağırlık olarak inançsal olguları da barındırmaktaydı. Bu inançsal olgularla beraber geniş açıdan bakıldıktan sonra Aryan tanımlamasının ne olup olmadığı bütün olarak görülecektir. Geniş çaplı araştırmamızı sağlayacak, Aryanların kimler olduklarını bulmamıza yardımcı bilgiler bolca vardır. Örneğin, yaşadıkları bölgelerde "kurganlar" bulunuyordu. Neydi bu kurganlar?
En eski "kurganlar" Altay’ın kalbinde ve Altay’dan göç eden Türklerin ön atalarının yaşadıkları yerlerde bulunmaktaydı. Eski Türklerde korunak/korunulan yer anlamına gelen "kurgan", Sümerlerde "korugan" olarak söyleniyordu. Ölü gömme yapıları olan bu kurganlar komşu halklar arasında "sınır" görevi de görüyordu. Diğer halklardan olan bir insan kurganların olduğu bölgeye girdiğinde bu toprakların Turan halklara ait olduğunu biliyordu.
Eski devirlerde yaşayan insanlar bölgelerini bu gibi şeylerle belirlemişlerdi. Eski zaman Hindu efsanelerinde yılanlar, beyaz tenli yarı insan, yarı tanrılar gibi görünen varlıkların ilk ataları sayılırlardı. Onların toprağında sayısız zenginlikler ve demir haç olan ülkeleri kuzeyde, Hindistan’dan uzakta bulunuyordu. Hindular, bu uzak ülkeyi kurganların olduğu "Sambhu" adıyla tanıdılar. Onu, Sambhkala Türkçe “ışıklı kale” olarak isimlendirdiler.
Güneşi simgeleyen çember içindeki haç simgesi günümüzde ırkçı Aryanların da simgesi olmuştu. Hindu efsanelerinde demir haç ülkesi olarak gösterilen ön Türklerin bu simgeyi kullanıyor olmaları aslında Aryanizm üzerine kurulan ırkçı oluşumlarının bir uydurma üzerine kurulu olduğunu gösteriyordu.
Haç, Anu’dan göç eden Sümerlerden eski Mısırlılara, buradan da Hristiyanlığa geçerek Hristiyanlıkla özdeleşmiş bir simgedir. Sümerlerin göç ettikleri Karakum Anu uygarlığı kağanlarının damgalarındaki kişisel haç simgeleri, günümüze kadar ulaşmış tarihi en eski haç simgeleridir. Anu uygarlığında bulunan haç damgalarının görüntüleri sitemize eklenmiştir.
Akadlarda İştar ismiyle aşk tanrıçasına dönüştürülen In-anna’nın eşi, Dumuzi’nin(Tammuz) damgasında da aynı Anu’daki gibi çember içinde haç simgesi vardı.
Hindistan tarihinde bundan 2.500 yıl önce gerçekleşen bir tarihi olayın konusu edilirken kuzeye meçhul atlıların geldiği tarih sayfalarına yazılmıştı. Bu yeni gelenlere "Saklar" Hindistan’ın yeni halkı denmişti.
Hint ve İranlıların kullandıkları "Saklar" tanımlaması, batılıların iddia ettikleri gibi bu halkın aryanlar olmadığını, aksine bu insanların Turanlılar olduklarını göstermeye yetiyor. Çünkü (İ)skit/Sak/Syctia sözcükleri, korumak, muhafaza etmek anlamına gelen Türkçe "Sakl" (saklamak) sözcüğünden türetilmişti.
Üstelik Buda öğretisinin Sakaların kuzey Hindistan'a gelmeleriyle gelişmesi ve Budizm içinde "Sak-yamuni", "Sak tanrısı" isimli tanrının olması, sonsuz mavilik anlamına gelen AN inancının Saka/İskit Türkleri aracılığıyla Budizm içinde ta o zaman yer edindiğini gösteriyordu.
Batılı tarihçilerin aryanlar olarak nitelemeye çalıştıkları kavmin Altay'dan göç edenlerin torunları olan İskit/Sakların yerleştiği kuzey Hindistan bölgesini gösteriyor olması bile onların ne derece tarihi bozma yaptıklarını gösteriyor.
Batılı tarihçiler, aryanlar olarak gösterdikleri Keşmir ve kuzey Hindistan'da yeşil/mavi göz renkleri olan beyaz tenli insanların nereden geldiklerini açıklamıyorlar, sadece Hint-Avrupa halkı diyorlar!!!
Bu yalanın nedeni ise bu insanların Altay geleneğini yaşatan insanlar olmasından kaynaklanıyordu.
Batılı bilim adamları Altay üzerinde yüzyıla yakın bir araştırma yapmışlardı. Burada yaşamış insanları anlamaya çalışıyorlardı, ama bir türlü anlayamadılar. Aslında anladılar da gerçekleri söylemek istemediler, gizlediler hep. Arkeoloji ilminin uzmanları bile Altay'daki yazılara mantıklı yanıtlar vermediler, veremediler.
Sadece burada yok olmuş millete ait "ölü" yazı var, okunmasının da imkansız olduğuna hüküm ettiler.
Hint-Avrupa dil özellikleri olduğu iddia edilen halklar ile ilgili bilgileri Hindistan'da küçük bir azınlığın da inandığı eski İran inancı olan Zerdüştlük inancının kutsal kitabı Avesta'da bulmak mümkündür.
Zerdüştlük inancı ile ilgili bilgi verilirken bu inancın m.ö. 10 ve 6 asır arası yaşadığına inanılan Zerdüşt'ün ve bu inancın kuzey Afganistan'da meydana çıktığı söylenir.
1970 yılında Türkmenistan, Karakum çölünde Rus arkeolog Viktor İvanoviç'in keşfettiği, 2004 yılında İtalyan arkeolog Gabriele Rossi Osmida önderliğinde yer yüzüne çıkarılan sümerlerin de ataları olan Turanlıların kurduğu tarihi 40 bin yıl öncesine dayanan, kentleri 5 bin yıl öncesinden kalma, bronz çağının bu muhteşem bir uygarlığı kalıntıları gerçeği ve kültürü var.
Zerdüştlük inancından 3000 yıl önce.
Avesta'nın yazı dili "Zend" denen ölü bir dildir.
Bir kısım batılı araştırmacılar hemen buna yeni bir isim buldular, bu dile eski Persçe dediler!!
Hint-Avrupa dilini tek kaynaklı dil olarak niteleyen bir kısım batılı araştırmacı, bu dilin 150 farklı dillerden alıntı sözcüklerden oluşturulmuş olmasına rağmen Hint-Avrupa dilinin kökeni olarak sadece Pers ve akrabası Hint dillerini göstermeleri affedilir gibi değil.
Bilim bu tür insanların yalanlarını zamanı geldikçe meydana çıkartıyor.
Tarihi gerçekler bir müddet gizlenebilir, ama asla yok edilemez.
İranlılara ait Avesta'da Zerdüştlük inancını kuzeyden gelen üç kardeşlerin oluşturduğu yazar.
İran ve Hindistan tarihi uzmanı E. Kuzmina bu üç kardeşin izlerini sürdü. Kuzmina çalışmalarında bu kardeşleri Turan halkları olan Andronova uygarlığına ait insanlar olduğunu ortaya çıkarmıştı.
Eski Hint-İran uygarlığının inanç temelini oluşturan bu üç kardeş hakkında kutsal kitap Avesta'da ise bu kardeşlerin oluşturdukları üç milletten söz edilir.
Bunlar, Samartes'ler, Sak'lar (İskitler) ve Orta Asya bozkırlarının yerlileri olan konar göçerlerdir.
Orta Asya bozkırlarını Altaylardan gelerek ilk yurt edinenlerin konar göçer Turan boyları olduğunu söylemeye gerek yok.
Avesta'da bahsedilen Sak'ların Turan halkları olduklarını artık kimse inkar edemiyor.
Altay Tanrı Dağları'nın eteklerinde doğmuş büyümüş bu insanlara Hint-İrani dili konuşan insanlar olduklarını iddia etmek akıl, bilim ve tarih dışıdır.
Kuzey Asya'nın Ural bölgesinde Hint-İran dilini konuşmuş olan hiçbir halkın izine rastlanılmamasına rağmen, Sarmartesler ile ilgili bilgi verilirken bu kavmin Don Nehri kenarında, Ural bölgesinde yaşamış, Hint-İrani dili konuşan halklar oldukları söyleniyor.
Samarteslerin Orta Asya yerlileri değil de, İran bölgesinden gelenler ve atalarının İskitler olduğu bilgisi veriliyor!!!
Esas çelişki de burada başlıyor. Altay Tanrı Dağları'nın kalbinde var olmuş ve yaşamış eski Türk dilini konuşmuş, Türkçe bir sözcükten isimlerini türetmiş İskitler/Sakalar nasıl birden Hint-İrani dilini konuşan Perslilere dönüşüyor anlaşılır gibi değil!!!
Bu tahrifatları öyle yutulup sindirilebilecek cinsten değildi, yalan o kadar büyük ve tutarsız ki neresinden tutsan elinde kalıyor!!!
Eski İran dili olan Farsça yazılı Avesta'da Saka/İskitlerin bahsi edilirken Farsça "âsuaspa Tura" "hızlı atlı Turanlılar" denilmişti.
Batılı Aryanistler o kadar saçmalamışlardı ki, Samartesleri Hint-İrani yapabilmek için eski Pers'e sınır olan, Avesta'da açıkça İrani olmayan halklar olarak vatanlarına Turaneli anlamına gelen tanımlamayla Turanlı olan Sakaları Hint-İrani yapmışlardı!!!
Aryanist ırkçıların yalanlarını yüzlerine vuran Avesta'daki yazılı gerçekleri arkeolojik bulgularda da görüyoruz.
Eski Saka uygarlığı sınırları içinde olan, bugün Afganistan sınırları içinde yer alan bir kent vardır, ismi "Daşt-ı Navur". Bu kentin eski kalıntılarında araştırma yapan Fransız arkeologlar Türkçe runik yazıların olduğu kayalar bulmuşlardı.
Burada eski bir Türk uygarlığı olduğunu kanıtlayan bir başka bilgi ise, aradan binlerce yıl geçmesine rağmen isminin Türkçe kalmış olmasıydı.
Daşt-ı söylemi Türkçe bir sözcük olarak günümüz Türkçesinde taştı anlamında kullanılıyor.
Taşkent ismini örnek alalım, ilk okuduğumuzda Türkçe "Taş kent" olarak algılanır, oysa bu doğru değildir.
Kent tanımlamasının anlamı bizzat taştan ev, taştan yapı anlamına geliyor. Neden önüne "taş" eki konulsun ki!!!
Taşkent'in sözcük anlamı; nüfusun çoğalmasıyla taştık, çoğaldık, taştığımız, çoğaldığımız kenttir.
Navur kent ismini önündeki Daşt-ı eki anlamıyla okuyunca taşındığımız, çoğaldığımız Navur anlamı çıkıyor.
Navur sözcüğünün anlamını şu an bilmiyorum, ama olsun, ön ekinin Türkçe olması, eski kalıntılarda Türk runik yazıtlarının olması burada eski Türk uygarlığının olduğunu kanıtlıyor.
İlginç olan ise bu kent ve bu bölge, tek Tanrılı inancın peygamberi Zerdüşt'ün doğduğu ve Zerdüştlüğün ilk defa yeryüzüne inanç olarak çıktığı yerdir.
Samarteslerle ilgili verilerde Hindistan'dan ve İran'dan bir kavim göçü olduğunu söylemek imkansızken, tarihte böyle bir göçe rastlanmamışken Ural'larda Hint-İrani dili konuşmuş olan bir halk olduğunu iddia etmek mantıklı ve bilimsel değildir.
Tarafsızlıklarını koruyarak sadece gerçekleri gün yüzüne çıkarmayı ilke edinen Avrupalı ve Rus tarihçi ve antropologlar, aryanlar olarak nitelenen insanları hep Altaylardan gelmiş, Türklere ait kültürlerden beslenmiş insanlar olduklarını işaret etmektedirler.
Zerdüştlük inancının kutsal kitabı Avesta'da bahsi edilen Turlular/Turanlar, Tengri isimlerinden Anu/Ano diye adlandırılan Türkistanı kapsayan bölge uygarlığına ait insanların kurduğu Karakum uygarlığı insanları olan Göksurilerin torunlarıdırlar. Murgap ve Tecen ırmaklarının sularının azalması ve yatak değiştirmesi sonucunda göç eden Göksuriler, güney Irak'ta Fırat ve Dicle ırmaklarının ortasında Mezopotamya uygarlığını kuran insanlardır.
"Turan" tanımlamasının anlamını söylemeye bile gerek yok.
Turan tanımlaması, İrani, Hint olmayan Türk kökenli halklara verilmiş tarihi kadim bir isimdir.
Batılı bazı tarihçiler bugün bile ismi Mari olan Türkmenistan'ın bir eyaletini ve eski devlet olan Margiyanların Türk olmayan millet olabileceğini göstermek istemektedirler. Fakat onların bilmedikleri bir gerçek vardı.
Meru/mary sözcüğü eski Türkçede dünyanın merkezi anlamına gelmekteydi. "Mer'kez" tanımlaması Türkçede bir dairenin, kentin, semtin, herhangi bir nesnenin ortasını, özünü göstermek anlamı için kullanılıyor. Örneğin İslam dünyasının kalbi, merkezi Kabe'dir. Altaylarda kutsal tanrı dağları zirvelerinin Tengri'ye yakın zirveler olduğuna inanılmasından dolayı bu dağlara üç Sümer'de denilmişti, bu dağlar da Tengrizm'in kalbi ve merkezidir.
Mary sözcüğünü biraz daha açmakta yarar var. İsa'nın annesi Meryem'e Fransızca Marie ve Myriam, İngilizce Mary ve Mery, Almanca Maria, İspanyolca ve İtalyancada Maria denilir.
Bu ismi İbranice kökenli anlamları olan bir tanımlama olarak gösterirler.
Doğrudur da "Mari" İbranice anlamları olan bir isimdir!!!
Ne ilginç değil mi!!!
İbranice, Halil İbrahim'in konuştuğu dil anlamına geliyor.
İbrahim ise Sümerlerin Orta Doğu'da kurdukları uygarlık kenti Ur'da yaşamış, Sümer asıllı bir peygamberdir. Doğal olarak da Sümerce konuşmuş olmalıydı.
Bazı dil bilimciler, Mari/Meryem isimlerinin İbranice olmadığını iddia ederek eski Mısır kökenli "sevgi" sözcüğünden türetildiğini iddia ederler.
Günümüz Türkmenistan devletinin bir bölgesinin ismi olan Mari, batılı kaynaklarda Büyük İskender'in Hindistan seferine giderken konakladığı yere kurmuş olduğu kentten dolayı bu ismin verildiğini yazar.
Makedon olan ve Yahudilikle ilgisi olmayan Büyük İskender'in Makedonca olmayan, İbranice olduğu iddia edilen bu ismi bir kente vermesinin mantıklı açıklamasını yapmak imkansız gibi.
Şöyle ki, tarihte Türkmenistan'ın bu bölgesinde MÖ 1000 yıllarında var olmuş Mariler/Margiyanlar olarak isimlendirilen Altay kökenli bir devletten söz edilir.
Bu devletin kurulduğu yerde önceleri Anu, Göksuri uygarlığı olduğunu da hatırlatalım.
MÖ 323 yılında vefat eden Büyük İskender daha dünyaya gelmemişken, MÖ 1000 yıllarında kurulmuş bir devlete ve kente isim vermesi imkansızdır.
Asurolog, Sümer dili ve tarihi uzmanı Samuel Noah Kramer 1971'de Hamburg'da basılan "Mezopotamya" isimli kitabının 11'inci sayfasında Sümer kenti Mari'nin tarihini MÖ 2000 yılları öncesine dayandırmaktaydı.
Üstelik "Sü'meri"/"Sü'merü" sözcüklerinin içinde bile Türkçe gibi eklemeli yazım dil özelliğiyle yazılmış, günümüz Türkçesinde merkez anlamında kullandığımız sözcüğün kökenini oluşturan Merü/Mary sözcüğü vardır.
Görüldüğü gibi tarihi rakamlar da örtüşmüyor. Ne yazık ki tarihlerini eski Yunan uygarlığına dayandırmaktan başka çıkar yolları ve kökleri olmayan bazı Avrupalı Aryanistlerin sürekli tarihi tahrifatlarını görmekteyiz.
Eski Türkçede dünyanın merkezi anlamına gelen Merü tanımlamasından türetilmiş Mari sözcüğünün kökeni irdelendiğinde Sümercede biraz farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Sümercede öküz anlamına gelen "Mar" sözcüğüne ırmak anlamına gelen "ı" tanımlaması eklendiğinde bu iki sözcüğün bileşiminden oluşan "Mar-ı" sözcüğünden öküz ırmağı anlamı çıkmaktadır.
Türkmenistan'da MÖ 4000'li yıllarından kalma som antından yapılmış öküz başı heykellerinin olması, öküzün kutsandığı izleri taşımaktadır.
Belki de bu nedenden dolayı Sümerler kentlerine "Mari" ismini vermişlerdir!!!
Bir de biz Türkler bazı tarihi tanımlamalarla yüzleşmemiz gerekiyor. Türk boyu olan Oğuz tanımlamasına eski Türkçede Oguz denilirdi, Oguz sözcüğünün boğa/öküz sözcüğü kökenli olduğunu kabul edelim artık. Günümüz Türkçesinde kaba davranan insanlar için argolaşmış bu sözcük diğer halklarda güç ve kuvvet simgesidir. Eski çağlarda At nasıl o dönemin Ferrari'siyse Öküz/Boğa da o dönemin güç, kuvvet simgesi olan en güçlü 4x4 Range Rover'iydi ve ünvan, prestij göstergesiydi.
Astrolojik olarak, hayvanlar olarak betimlenen 12 takım yıldızının görsel olarak Tengri'nin aydınlık dünyasından kuzey kutbuna çakılmış kazığın etrafında döndüğüne ve bu kazığa bağlı olduklarına da simgesel olarak inanılmaktaydı. Yakın döneme kadar Tengri inancı taşıyan kamların tanrıya ulaşmak için manevi olarak yükseklere çıkmaları, kutup yıldızına kadardır. Oradan öteye giderlerse yanarak yok olacakları inancı taşımaktaydılar.
Bu inançsal olgulardan dolayı Tengri inancı taşıyan Türkler, dünyanın herhangi bir bölgesinde vefat etseler bile Tengri'nin aydınlık dünyasından dünyanın ortasına, merkezine çakılı kutup yıldızının kuzeyde sabit durmasından dolayı ölülerinin başlarını kutup yıldızına çeviriyorlardı. Kutup yıldızının kıble görevi görmesinden dolayı kurganlara gömülen insanların başları hep kuzeye denk getiriliyordu.
Dünyanın merkezinden Tengri'ye giden yola döndürülen insanların ruhlarının Tengri'ye ulaşmış olacağına inandıkları için, öldüklerinde bile cansız bedenleriyle Tengri'ye olan bağlılıklarını bu biçimde göstermiş oluyorlardı.
Kutup yıldızı Tengri'ye yükselinen ışıklı yol olarak algılandığı için bu inançta olan insanlar için kıble/yön görevi görmekteydi.
Bu nedenlerden dolayı öküz anlamına gelen mar sözcüğü yerine dünyanın, evrenin merkezi, "öz'ü" anlamına gelen Merü sözcüğünden Mari tanımlamasının kent ve uygarlıklar isimleri olarak verilmiş olmasını daha anlamlı ve daha gerçekçi buluyorum.
Anlamları bunlarla sınırlı olmayan Mari sözcüğünü yakın dönemlerde Volga kenarında Fin-Uygur dilini konuşan millet oldukları bilgisini Sovyet ansiklopedilerinde de görmekteyiz.
16. yüzyılda başlayan Hristiyanlaştırmadan dolayı tamamen Hristiyanlaştırılan Mariler, yoğun olarak günümüz Başkurtistan, Udmurtistan, Tataristan ve Gorki'de ve başka bölgelerde de yaşamaktalar.
Buna ilaveten Afganistan Türkmenlerinin yaşadığı yerde Marçav, İran Türklerinin yaşadığı bölgede Marava tepe, Azerbaycan'da Maraga, Türkiye'de Mardin kent ve yerleri bulunmaktadır. Bu isimlerin Turanlı halklar tarafından bu denli yoğun olarak kullanılıyor olması Mari/Maria/Meryem sözcüklerinin anlamlarıyla hangi uygarlığa ait olduğunu da göstermeye yeterli bilgilerdir zannedersem.
Bu bilgileri ırkçı Aryanist batılılar ve kiliseyi temsil eden din adamları okurlar mı bilmem ama, eğer ki ne nasip olursa okurlarsa bu bilgilerin onları bayağı kızdıracağı ve inançlarını sarsacağı kesindir.
Bilindiği gibi eskiden beri Tengri inancında olan Türklerde din adamları olan şaman veya kamlara ve gezgin dervişlere Dede veya Baba sıfatları veriliyordu.
Bu gelenek hiç bozulmadan günümüz Alevi ve Mevlevilerinde dini görevlerle beraber toplum ilişkileriyle uğraşan kişilere şıh, şeyh sıfatları yanı sıra Dede ve Baba da denilmektedir.
Hoca Ahmet Yesevi'ye, Yesevi ata diyen Orta Asya Türkleri, Dede Korkut'a da Korkut ata demişlerdi.
Bu sıfatları Dede Garkında, Ağuçen ocağından Karadonlu Can Baba da, Kızıl Deli Seyyit Baba örneklerinde de görmekteyiz. Alevilikte Cem-i ayini yöneten, postta oturan kişiye dervişler, "Baba Erenler" sözcüğüyle hitap ederlerdi. Dinlerde ilk insan olduğuna inanılmasından dolayı da Adem'e de Adem Baba denilmiştir.
Anu, Karakum göksu uygarlığı damgalarında öyküsü anlatılan Atapa isminin son eki Pa sözcüğünü Sümerlerde Ulu din adamı anlamına gelen "PAP" sözcüğünde de görmekteyiz.
40 bin yıl öncesi Göksu uygarlığında tanrıça elinden yaşam suyunu alan "Atapa"'nın anlamından kutsal inanç önderi, ulu din adamı ata anlamları çıkmaktadır.
Hristiyanlık inancı kutsal kitaplarının hiçbirinin peygamberinin konuştuğu dilde yazılı örneklerinin olmaması ve bu inancın Yunanca Hristos sözcüğüyle tanımlanıyor olmasını doğal karşılayan Vatikan ve Hristiyan dünyası Vatikan "Papa"sı tanımlamasını, Dingir An inancı tanımlamasında Ulu din adamı anlamına gelen ön Türkçede "Pap" sözcüğünden alıntılanmış olduğunu da doğal karşılaması gerekir.
Sonuçta "Mary" ismi eski Türkçede, Sümercede, Türklerin ön ataları Karakuş uygarlığının konuştukları eski Turan dilinde dünyanın merkezi anlamına gelen Mari, Merü sözcüğünden türetilmiştir.
İlk, ileri gelişmiş uygarlık olarak Irak'ın güneyinde eski Mezopotamya'yı kuran Sümerlerin bir kentlerinin isminin Mari olması Meryem Ana'nın kökenini ve isminin gerçek anlamını da göstermeye yeterlidir.
Yazılarımızın devamında Hristiyan ve Yahudi inançlarının Dingir An inanç olgularını Sümer kaynaklı Babil efsaneleri ve diğer Turan uygarlıklardan nasıl, ne biçimde aldıklarını, kökenlerini bilmedikleri inanç tanımlama sözcüklerini yanlış ve bozarak kullandıklarına değinmiştim.
Önceki yazılarımızda eski Mısır güneş kültü tanrısı Horus öykülerinde Tanrı An'nın evi anlamına gelen "Bethanu" tanımlamasının anlamını bilmeden, bilinçsizce İsa'nın ölüleri dirilttiği hayali bir kente (Bethani) dönüştürüldüğünü delilleriyle yazmıştım.
Bir kısım ırkçı Batılılar Aryanları genellikle beyaz tenli, açık sarı saçlı, yeşil ve mavi gözlü insanların yaşadıkları milletler olarak, Türkleri ise kısa çekik gözlü insanlar olarak göstermeleri bazı insanlarımızı şüpheye düşürebilir.
Türkler Anadolu'ya 1071'de geldiler iddiasında bulunanların geneli de Türk dış görünüşünü Çinli ve Moğollara benzetmektedirler. Bu benzerlikte olmayan insanlarımızı da aslen Rum, Sırp veya Ermeni devşirmeleri olduklarını göstermeye çalışırlar.
Türk ulusunda sarı saçlı, mavi ve yeşil gözlü insanların çok olması emperyalist çıkarlar için çaba harcayan bir kısım sözde aydınların ve ayrılıkçı Kürtçü ve Ermeni diasporasının tutundukları kuru bir daldır.
Bu tür bilim fukarası insanların biraz tarih bilgileri olmuş olsaydı, tabi ki hakkaniyetli olma şartıyla tam aksini iddia etmeleri gerekirdi.
Çünkü Türkler içinde Moğollara benzerlikleri olan insanlar, Türk dış görünüşü ile ilgili bilgi değil de aslında Türkleşmiş Moğolların olduğunu gösteriyordu.
Tarihte batıya ve Hindistan'a akınlar ederek tarihin en büyük devletini kuran Moğollar, Orta Asya ve diğer bölge halklarıyla birbirine geçerek o halklar içinde melezleşmişlerdi.
Babür Şah'ın Hindistan'da kurduğu Babür devleti ve Cengizhan'ın oğlu Çağatay'ın kurduğu Çağatay Hanlığı'nda yaşayan insanlar İslamiyeti kabul ettikten sonra Türkleşmişlerdi ki bu devletlerin halkını ve ordusunun da büyük çoğunluğu Türkler oluşturuyordu.
Çoğumuz Orta Asya kökenli olmamızdan dolayı gerçekten de Çinli ve Moğollara daha çok benzeyebileceğimizi düşünürüz.
Gerçekle alakası olmayan bu gibi tuzaklara ne yazık ki Türk ulusuna ait birçok aydın insan da düşmektedir.
Bilinçli olarak Türk ulusunu oluşturan insanların birlik ve bütünlüğünü yok etmek için çaba veren, emperyalist çıkardan beslenen bir kısım aydın bozuntuları, Çinlilere benzemeyen insanları sonradan Türkleşmiş devşirmeler olduğunu iddia ederek toplumsal ayrışmaya körüklemektedirler.
Bu tür bayağı, sahtekarlık üzerine kurulmuş iddialara yukarıda verdiğimiz tarihi gerçeklerle yanıt vermek çok basittir. Örneğin, Türklerin ön ataları Adronovalılar, İskitler, Kıpçaklar hiç de Çinlilere benzemezler. Hatta Çin'in bir eyaleti olan Doğu Türkistan'da yaşayan Uygurlar bile Çinlilerden çok farklıdırlar.
Günümüzde fazla melezleşmeden günümüze kadar ulaşan Moldovya'da yaşayan Hristiyan Gagavuzlar (Gök oğuzlar) Çinli dış görünüşlü insanlar mı? Genellikle sarışın, renkli gözlü, beyaz tenlidirler.
Bu durum, Osmanlı döneminde Türkleşmiş devşirmeler denilirse bu da gerçekten gülünç olur. Çünkü Osmanlı Türkçe konuşmayan ümmetçi bir devlet yapısında olması nedeniyle mantıksal olarak Gagavuzları Türkleştirdiler iddiasında bulunmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Devlet siyaseti olarak Osmanlı tarihinde böyle bir örnek de yoktur.
Gagavuzların dış görüntüleri aslında Oğuz boyu içinde melezleşmemiş, içlerinde yakın komşu akrabalarımız olan Moğol asıllılarının olmadığının göstergesidir.
Tarihte Osmanlı devletinin kurulmasından önce Türkistan'dan Anadoluya göçen Oğuzların bir kısmı Orta Avrupa'ya göç etmişlerdi. Avrupa'ya göç eden bir kısım Gök Oğuzlar ise (Gagavuzlar) Tengrizm'den Hristiyanlık inancına geçmişlerdi.
Aryanist faşistlerle ırkçı doğuluların Hint-Avrupalı tanımlamalarında da kendileri gibi sahtekarlık ve gariplikler var.
Güney Avrupa halklarından olan İtalyan, İspanyol ve Yunanlılar gibi uluslar Norveçli, İsveçlilerden çok Kuzey Afrikalı Araplara ve Ortadoğulu Sami'lere genetik ve adetleri, yaşam biçimleriyle daha yakındırlar!!!
Daha da ilginç olan, Norveç, Fin ve İsveçler Hintlilerden çok Hint-Avrupalı olmayan Turani halklara genetik ve görünüm olarak daha yakınlardır!!!
Irkçı ve aryanistlerin iddialarını paçavraya çeviren son bilgi İtalya üniversitelerinde araştırmalar yapan gen bilimcilerden geldi.
Kuzeybatı İtalya eski halklarından olan, m.ö. 7-3 yüzyıllarında oluşmuş Ektrüks uygarlığı iskeletlerinden alınan genlerle diğer uluslarla gen karşılaştırmaları yapıldı. Bu uygarlık insanları Yunan, Ermeni, İspanyol, Fransızdan çok günümüz Türklerine daha yakın akraba çıktılar!!!
Ektrüksler, aryanist ırkçıların kindar deyimlerine göre 1071'den sonra Anadolu'da sözde kırma bir ırka dönüşmüş olan Türkler'den çok Lidya Anadolu uygarlığından göç edenler olarak Yunan ve Ermenilere gensel olarak daha yakın ve akraba olmaları gerekirdi.
Yalan ve ırkçılık üzerine kurulmuş kumdan kaleleri tarihi gerçekler karşısında yine yerle bir oluyor.
Lidya uygarlığından göç etmiş insanlar olan Ektrüks alfabesi Göktürk runik alfabesiyle neredeyse aynı, yazılarında kullandıkları birçok sözcüğün aynı anlamlarıyla günümüz Türkçesinde de kullanılıyor olması bilimsel verileri daha da pekiştiriyordu.
Bu bilgiler bize Akad'ların Sümer kentlerini ele geçirmesinden sonra Anadolu'da Hitit/Eti uygarlığını kuran ön Turanilerin Frikya ve Lidya uygarlıklarını da oluşturduklarını gösteriyordu.
“Türk”- “Tuku” sözünü ilk olarak tarihi belgelerine yazan çinlilerdi, bu onların dilinde “sert, şiddetli”, “güçlü” anlamına geliyordu. Dış görüntüleri ile herkesi şasırtan Altaylılar hakkında, vaktiyle şöyle yazmışlardı: Onlar, açık sarı saçlı ve mavi gözlü idiler; güçleri ve askeri ustalıkları ile fark ediliyorlardı.
Çinliler orta Asya'da yaşayan Türkler hakkında bilgi verirken kendi dış görünüşlerine hiç benzemeyen açık saçlı, mavi gözlü insan anlamına gelen çince "dinlin" sözcüğünü kullanmışlardı. Sebebi ise böyle dış görünüşlü insanlar Çin'de hiç olmamıştı.
Türklere karşı savaşlarda yenilgiler alan ve Çin seddini inşa ederek kendilerini korumaya alan çinlilerin bazı zaman tanıkları Türkler hakında tanımlamalarda bulunurken bazen hakaret etmek amacıyla Türkleri Çin'de yaşayan maymunlara benzetmişlerdi.
Aslında bunun nedeni çok açıktı, çünkü güney Çinde maymunların gözleri mavidir. Türklerin de bir kısmının mavi gözlü olmasından dolayı hakaret için söylenen bu tanımlama içinde Türklerin bedensel özellikleriyle ilgili gerçek bilgileri de vermişlerdi.
Türklerin bir kısmının bedensel dış görüntüleriyle ilgili bilgileri Iran kaynaklarında da görmekteyiz.
Perslilerle Tengri inancında olan Türkler tarihte karşılaşmışlardı. Geneli Zerdüşt inancında olan Perslilerin Zedegan sınıfının bir kısmı Tengri inancındaydılar.
Avestada da ismi geçen Azı dahaka'nın saraylarında hizmet vermiş ataları hakkındaki bilgileri nesilden nesile aktardılar. Bu efsanevi bilgiler içindeki söz konusu olan insanlar Arşakit'lerin temelini atan ünlü hanedandı.
Bu hanedanın temelini milattan önce, üçüncü yüzyılda Arşak isimli Altaylı kızıl saçlı yabancı atmıştı. Iran tarihinde böyle yazılıdır.
Altay kökenli Türklerin bedensel özellikleriyle ilgili yabancı verilerde yeterince bilgilerin olması, masa başında komutla tarih yazan Emperyal sömürücü güçlerin kalemşörlerinin ne denli saptırmalar yaptıklarını gözler önüne sermeye yeterlidir.
Bu bilgilerden, Türklerin buğday tenli, siyah saçlı olmadıklarını iddia etmekte doğru değildir. Türklerin bu bedensel özelliklerine dair bilgiler vermeye gerek bile yoktur. Yukarda verdiğimiz Çin ve Iran kaynaklı bilgiler Türklerin çekik gözlü, kısa boylu Çinlilere benzeyen insanlar olmadıklarını gösteren bilgilerdir.
Aslında dünyada safkan, hiç bozulmadan günümüze kadar ulaşmış bir ulus olmadığı gibi Türkler de saf kan bir ulus değildir. Türklük, tarihi
10 binlerce yıl öncesine dayanan, tarihi süreçte kendilerini aynı inançsal ve örfsel anlam olgularıyla ifade eden insanların oluşturduğu, kökleri 40 bin yıl öncesinde yeşermeye başlamış, derin kökleri olan bir oluşum tanımlamasıdır.
Türk ulusu içinde devşirmeler olduğu da tarihi bir gerçektir.
Ahmet yesevi ocağından demlenmiş olan Hacı Bektaş veli, Hacı Bayram veli, Ahi Evran, şeyh edep Ali, Taptuk Emre gibi horasan erenleri Anadoluyu aşk ve sevgiyle kucaklayan kandiller oldukları için ortaçağ karanlıgında Bizans engizisyon işkencesi altında ezilen yerel halklar, bu hak erenlerinde kurtuluşu görmüşler, onların etraflarında toplanmış, dergahlarına bağlanmışlardı.
Bu kandiller Anadolu'nun yerel halklarından olan Kıpçak ve Kumanlar gibi turanı boylarla aynı dili konuşuyorlardı.
Sonuçta Anadolu yerlilerinin bir kısmı aynı Hiristiyan mezhebi bogomil inancında olan Bosna'lılar gibi kendi özgür iradeleriyle topluca Horasan Erenlerine bağlanarak islamiyeti seçmiş, Türk dünyasına kendi istekleriyle girmişlerdi.
Tabi osmanlı döneminde devşirmelerden oluşan Yeniçerililerin sonradan Türkleştiklerini yok saymayacağız.
Etle tırnak gibi birbirine geçen bu insanları ırksal olarak ayırmak mümkün değildir. Bu tür ayrımcılığı savunmak ilkelliktir, akılı ve bilimi yok saymaktır.
Bu tür ayrımlarla saf kan bir ulus ve millet de yaratılamaz, böyle saf kan bir millet de dünyada yoktur, hiç olmamıştır.
İlkel gericilik olan bu tür ayrımcılığa gidenlerin de mantıklarına şaşıyorum.
şöyle düşünün, ırkçı veya aryanist birisi hasta veya kaza geçirmiş acil kana ihtiyacı var. Ailesinden olan hiç kimsenin bu kişiyle kanı uyuşmayabilir, lakin bir afrikalının veya bir Çinlinin kanı onu yaşamda tutar.
Organ nakli için de böyledir, en yakınızın organı doku uyuşmamazlığı nebeniyle uygun olmayabilir, ama herhangi bir uzak Asyalının organı saf kan aryan olduğunu iddia eden birisine uygun gelir.
Saçma kuramlarla saf kan, üstün millet olduduklarını iddia eden aryanist, sionist ve ırkçıların anlamadıkları, anlamak istemedikleri gerçek işte bunlardır.
Irkçı, ayrılıkçı kürtçüler de son dönemde Hitler gibi yoğun olarak ilkel saçmalıklarla bedensel görüntülere göre insan ırkı belirleme modası başlattılar.
Hitler insanların kafa tası ölçülerine göre ırk belirliyordu, bu faşistler ise göz rengi ve bedensel özelliklere göre ırk beliyorlar !!!
Homo erektüslerden beri uygarlıkların yol geçen hanına dönmüş, insanların hiç bir yerde olmadığı kadar birbirine diliyle, kültürüyle, inancıyla iç içe girerek melezleştiği bir bölgeden nasıl saf kan bir ırk çıkartabiliyorlar hayret !!!
Hangi saf kan ırktan oldukları bile belli değilken, hangi üstün ırkın ırkçılığını yapıyorlar o da belli değil.
